Güvenlik, Egemenlik ve Bağışıklık Sistemi
Süleyman ŞENSOY
Süleyman ŞENSOY
TASAM Başkanı / Chairman
Yayın Tarihi : 17.10.2014
Güvenlik, Egemenlik ve Bağışıklık Sistemi

( TASAM Başkanı Süleyman ŞENSOY | Röportaj | TRT Türk Haber Ajandası Programı | 11.10.2014 )

 

Irak ve Suriye tam anlamıyla kan gölü. Terör örgütü IŞİD, elindeki ağır silahlarla katliam yapmaya devam ediyor. TASAM Başkanı Süleyman Şensoy stüdyomuzda. Efendim, hoş geldiniz yayınımıza.

Hoş bulduk, teşekkür ediyorum.

 

Şimdi her iki ülkeye baktığımız zaman da durum gayet kritik vaziyette ve teröristlerin nerdeyse Bağdat’ı bile ele geçirmek üzere olduğu zamanları yaşadık bundan bir süre önce. Irak bu duruma geldi neredeyse… Ancak şu anda da Suriye’nin kuzeyinde akıl almaz bir ilerleyiş ve bir dram yaşanıyor. Ve Kobani’yi mutlaka elde etmek istiyor IŞİD. Acaba bu Kobani ısrarı nedir, Kobani’yi nedir bu kadar stratejik kılan?

Kobani ifadesini biz Türk kamuoyu olarak çok çabuk kabullendik. Aslında oranın ismi “Ayn-el  Arab”. Bizim de bazı illerimizde farklı isimlendirmeler var Belki buna da öyle yaklaşmak gerekiyor. Yani “Arap Pınarı” anlamındaki tarihsel ismi bu şekilde… Bu şehrin bulunduğu bölge IŞİD’in kurmaya çalıştığı üçgen açısından ve ilan ettiği Halifelik, İslam Devleti açısından ortada kalan bir stratejik nokta. Dolayısıyla burayı almak istiyor ve Suriye’nin kuzeyine büyük ölçüde hâkim olmak istiyor. Çok stratejik bir noktada olduğu için ve Türk sınırının hemen karşısında olduğu için bizi de çok yakından ilgilendiriyor.

 

Barzani’den “her zaman yanınızdayız”, “Kobani halkına destek olacağız” gibi sürekli destek açıklamaları geliyor. Hatta geçtiğimiz haftalarda bir yardım konvoyu da yollandı Kobaniye. İnsani yardım malzemeleri Türkiye üzerinden geçirilmiş oldu ve halka ulaştırıldı. Ancak askerî yardım konusunda veya daha farklı yardımlar konusunda ne yazık ki Peşmerge devreye sokulamadı ve sokulamıyor da.  Barzani’nin destek açıklamaları da havada kalıyor. Nasıl değerlendirmek lazım?

Peşmerge daha çok, gerilla savaşı mantığı içerisinde kurumsal kültürü olan bir yapı. PKK da, PYD  de aynı şekilde. Bunlar bir ülke sınırlarını, şehir sınırlarını, tanımlanmış bir çerçeveyi korumak üzere eğitim almış, kurumsallaşmış yapılar değil. Dolayısıyla bu konuda çok zayıf kaldıkları gözüküyor. Kurumsal olarak bu anlamda savaşma kapasiteleri çok düşük ve çok istekli olmadıkları da gözüküyor. Şu anda Barzani yönetimi, Türkiye koridor açmadığı için oraya Peşmerge gücü sevk edemediğini söylüyor. Aslında bunu isterse pekâlâ yapabilir. Fakat bu anlamda herkesin kendi bulunduğu merkezi ve güç dağılımını iyi kontrol etmesi açısından pek de müdahil olmak istemediği gözüküyor. Dolayısıyla, IŞİD’le savaşmak oradaki çok az sayıdaki Kürt kökenli PYD unsurlarına düşüyor.

 

Peki IŞİD’in ortaya koyduğu tabloya bakarsak; ağır silahlar, tanklar, toplar, uçak savarlar, buna benzer roketler gibi ellerinde pek çok modern silah var. Hem Irak’tan hem de Suriye’den elde ettiği, aynı zamanda ilginçtir ki yakalanan silahlar arasında çıkan Sırbistan kaynaklı çok fazla silah da var. Oradan satın alınan, eski Yugoslav Cumhuriyeti zamanından kalma silahlar; envanterdeki silahlar olduğu da söyleniyor bir taraftan. Amerikan silahları var ve Alman silahları, böyle devam ediyor listeler. Buna baktığımız zaman bir tarafta mesela çok insafsızca uçak savar bataryasıyla karşısındaki mevziye atış yapan bir gücü bahsediyoruz, IŞİD’in yayınladığı görüntülerde var. Öte yandan keskin nişancıların veya sokak savaşçılarının ateşiyle, buna karşılık vermeye çalışan bir Kürt gücü var karşı tarafta. Bir güç dengesizliği var. Bu güç dengesizliği içinde çözülmeden, bırakmadan Kobani’yi savunmaya devam ediyorlar ama bu güç dengesizliği de çok zorluyor. Ne dersiniz bu konuda?

Bir uluslararası müdahale ya da destek olmaksızın ben Ayn-el Arab’ın, diğer ismiyle Kobani’nin korunabileceğini düşünmüyorum. Yani eninde sonunda düşecektir. Ama bu gelecek dış yardıma bağlı. Dışardan güçlü bir ateş gücüyle yardım gelirse bu belki tersine çevrilebilir. Ama sizin de ifade ettiğiniz gibi oradaki güç orantısızlığı yüzünden bunun çok da uzun süreceğini düşünmüyorum. Zaten sivil halk büyük ölçüde tasfiye edilmiş durumda, 185 bin kişilik bir kısmı Türkiye’de. Şehirde sadece bu konuda savaşan kişilerin kaldığı söyleniyor.

Bir ülkenin devlet otoritesi ortadan kalktığı zaman bu tür sonuçlar ortaya çıkıyor. IŞİD’in sahip olduğu askerî kapasite; Suriye ve Irak’taki çözülmeden ve kurumsal altyapının çürümüş olmasından kaynaklanıyor. Musul’u alırken oradaki ordunun bütün mühimmatını ve silahını geride bırakarak çekilmiş olmasından kaynaklanıyor. Ama IŞİD de çok yüksek bir motivasyon var. Bunun altını çizmek gerekiyor. Ayrıca, daha önce Irak yönetiminden dışlanmış ve askerî bilgisi olan, askerî zırhlı birlikleri sevk ve idare edebilecek yetenekleri olan birtakım insanları da barındırıyor. Hava bombardımanına rağmen IŞİD’in moral ve motivasyonunun bu kadar yüksek olmasının sonucu pekiştirdiğini düşünüyorum.

 

Bir yandan da Baas Rejimi’nin yıllardan beri sürdürdüğü, kuzeyi Kürtlerden arındırma projesi var. Buna bağlı olarak Suriye Kürtlerine ne kimlik verildi ne de mülk edinmelerine izin verildi Baas Rejimi tarafından, Esad tarafından - hem şu andaki oğul Esad hem de baba Esad tarafından - ve yıllar boyunca bir şekilde görmezden gelindiler. Sürekli olarak bir Arap nüfusu da oraya doğru kaydırılmaya çalışıldı. Aslında Baas’ın da resmî bir politikası olarak bu devam etti. Esad’ın bu bölgeyi Araplaştırmak adına IŞİD’i de devreye soktuğu iddiaları var. Saldırılara göz yumduğu veya buna benzer durumlarda Kuzey’i  temizlemek adına bir takım hareketlere izin verdiği yolunda da iddialar var. Hatta gizli anlaşmalardan bile bahsediliyor. Acaba bundan sonrasında da orada egemen olan devletin, otoritenin, kendi halkını koruması esastır. Bu çok doğal bir sonuçtur ama ne yazık ki Suriye’de böyle bir otorite ve böyle bir kararlılık olmadığı için şu anda Kobani bölgesi ve halkı kendi kaderini belirlemeye çalışıyor ve bir şekilde teröristlerden kurtulmaya çalışıyor. Bu durumda yani Esad’ın bundan sonraki adımında acaba bölgenin aleyhine gelişebilecek noktalar ne olabilir?

Şimdi oldukça zor durumda olan bir merkezî yönetim var, ülkenin önemli bir kısmını da kontrol edemiyor. Dolayısıyla buradan anlık, günlük, haftalık, aylık, yıllık bir takım perspektifleri kurtarmak açısından birbirine tam zıt konsensüsler, anlaşmalar çıkabilir. Esad yönetimi Kürtlerin de özerklik ilan etmesine ve yapılanmasına göz yummuştu son iki üç yıl içerisinde. Dolayısıyla sürprizlere açık, yani IŞİD ile ilgili ifade veya iddia edildiği gibi bir eşgüdüm de söz konusu olabilir. Ancak geleneksel olarak Baas yönetiminin Kürtlerin eninde sonunda o ülkeden ayrılmak istediğine yönelik bir algısı ve kanaati oluştuğu için sürekli onları baskılamak, bir takım hakları vermemek ve hep asgari çok alt seviye zihinsel eşiklerin arkasında onları tutmak gibi politikaları vardı.

Esad yönetimi başlayan iç savaşla birlikte büyük yara aldı ve bu fırsatla da Kürtler, Baas’ın bu öngörüsünü teyit ederek Suriye içerisinde bir özerk bölge, belki orta ve uzun vadede bir bağımsız devlet kurma yoluna gitmiş oldular. Ama başlarına gelebilecek bu tür sürprizlere de hazırlıklı olmalıydılar. Bunu objektif anlamda söylüyorum, çünkü bir konjenktürel boşluğu kullanarak devlet olmaya çalıştılar. Bunun çok sürdürülebilir, sağlıklı bir altyapısı yoktu. Orta ve uzun vadede de yine Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt oluşumu kurumsal anlamda mümkün olacak mı bunu zaman gösterecek.

 

Bunun içinde petrol planları da olabilir mi? Özellikle Suriye’nin kuzeybatısındaki Kürt bölgesinde bulunan petrol yataklarının da etkisi olabilir mi?

Orta Doğu’da kutsal paradigmalar var. Hem Hristiyanlığın kutsal paradigmaları var, hem Yahudiliğin kutsal paradigmaları var, hem İslam’ın kendine göre kutsal saydığı anlayışlar var. Dolayısıyla kutsal paradigmalar dâhil olmak üzere herşey olabilir. Belli çatışmalar olan ülkelerde bir süre sonra büyük rezervler de tespit ediliyor. Bir de Suriye’nin kuzeyi Akdeniz’e çıkış açısından çok kritik bir yer. Stratejik önemi bile belki enerji öneminin önüne geçecek.

Bir de Arap toprağında Kürt oluşumu, Kürt devleti oluşturmak çok riskli birşey. Yani bugün Arap ülkeleri egemen Batılı güçlerle çok iyi geçiniyor gözükmekle birlikte Suudi Arabistan başta olmak üzere hepsinin farklı bir gündemi olduğunu ve kendi gündemlerini de hem finanse ettiklerini hem de örgütlediklerini görebiliyoruz. Dolayısıyla hem ABD ile birlikte hareket edip hem de ayrıca kendi gündemlerini uygulamaları söz konusu.

Bu bölgesel sorunların hiçbirinin çözülememesi ve Suriye ile Irak’ta bunun zirve yapmasının temel nedeni “terör” kelimesi etrafında birleşilmesine rağmen uygulamada herkesin farklı çalışmalar içerisinde olması... Örneğin; ABD’nin bombardımanı da yoruma oldukça açıktır. Irak’ın işgalinde saatte birkaç bin sorti yapabiliyorken iki ayda birkaç yüz sortilik bombalamalar var. Acaba IŞİD’in tamamen bitmesini istemiyor mu gibi komplo teorileri de insanların akıllarına geliyor. Yani hem bölge içi güçlerin hem de bölge dışı büyük güçlerin gündemleri çok farklı. Görünürdeki konsensüs aldatıcı. Herkes kendi amaç ve hedefleri için ayrıca çalışıyor, bu da sorunların çözümü açısından büyük bir kaos ve çatışma meydana getiriyor.

 

Mesela Türkiye, Suriye’den gelen göçmenlere yardım amaçlı ve bütün bu barınmaları sağlayabilmek için 4 milyar dolardan fazla kaynak ayırdı. ABD’nin bombardımanı, koalisyonun bombardımanına baktığımız zaman da 1,1 milyar doları geçtiğini görüyoruz bütçenin.

O rakamlar da çok göreceli, onlar hangi fiyatlamalarla yapıyorlar, belki o kadar da bir hacim tutmuyor. Çünkü zaten o ordu, mevcut güçler, o bölgelerde konuşlu duruyorlar, kalkıp o bombaları atıyorlar. Yani o da çok göreceli. Daha alt rakamlar da söz konusu olabilir. Bir de Türkiye’nin sadece harcadığı para değil, birçok Avrupa ülkesinin nüfusundan fazla olan yaklaşık 2 milyon insanı kendi içine alarak, büyük bir güvenlik riski de aldı orta ve uzun vadede.

 

Sadece İstanbul’da 350 binden fazla Suriyeli sığınmacı var.

Devlet hayatında her zaman hoşluk, güzellik olmaz. Bazen sıkıntı olur, kriz olur, kaos olur, sosyal olaylar olur. Dolayısıyla bu tanımlanamayan 2 milyon kişinin ne şekilde suistimal edileceğini de öngöremezsiniz. Bunların içinde kızgınlar olur, zor durumda kalanlar olur, suiistimal edilmeye müsait insanlar olur. Dolayısıyla hem iç güvenlik açısından hem de sosyal barış açısından büyük bir risk aldı Türkiye. Bunun dünya kamuoyu tarafından takdir edildiğini söylemek de mümkün değil.

 

Bombardımandan bahsettik, Amerikan Hava Kuvvetleri bombardımana katılıyor, devam ediyor. Belki onların o yaptıkları sınırlı bombardıman olmasa IŞİD çok daha fazla ve çok daha yüksek ölümcül oranda ilerleyecekti. Bir yandan da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sürekli yaptığı bir vurgu var; sadece hava bombardımanı ya da belli bir alanı bombalamak hiçbir işe yaramayacak ve bu işi çözmeyecek. Zaten Batılı liderler de bunun farkında. “Güvenli Bölge” tezine, Amerikan Dış İşleri Bakanı Kerry’den de makul, mantıklı bir yanıt geldi. Diğer taraftan Fransa Devlet Başkanı Hollande’dan da olumlu bir yanıt geldi ve İngiltere’den, takip eden ülkelerden de yavaş yavaş olumlu yanıtlar gelmeye başladı. Acaba bu projeksiyonda bakarsak, bölgeye yapılacak olan müdahale nasıl olmalı, nasıl şekillendirilmeli?

Şimdi bir kere şu andaki mevcut müdahale uluslararası hukuka uygun değil. Yani defacto bir durumla idare ediliyor. Kimse de ses çıkartmıyor. Herhangi bir BM kararı yok. Bu bir süre sonra şunu da getirir ki “defacto olarak, BM kararı olmaksızın Irak ve Suriye’de IŞİD’i bombalıyorsanız gelin bizim terör örgütlerini de bombalayın” diye dünyanın değişik ülkelerinden de talep gelmeye başlar. Bu durum önümüzdeki dönemde uluslararası sistem açısından aslında büyük risk oluşturuyor. Üstelik daha kapsamlı bir kara harekâtı için defacto bir karar alınma ihtimali daha da büyük risktir. Bunun için bir BM kararı alınamayacağı da ortada, zira Çin ve Rusya’nın vetosu var.

Ayrıca, orada kara savaşı başlatmak, üçüncü dünya savaşı da başlatabilir, bu abartı değil. Çünkü sürecin karşısında Çin, Rusya ve İran var. Küçük kıvılcımların neye dönüşeceği belli olmaz. Özellikle bizim bölgemizde biraz gereğinden fazla şüpheci ve kontrollü olmak gerekiyor. “Uçuşa Yasak Bölge” fikrini Türkiye güçlü şekilde dillendiriyor ama bu da kötünün iyisi. Ancak Türkiye’nin burada yapmaya çalıştığı şey tek başına bir harekete girmekten ziyade uluslararası bir koalisyon içerisinde görev yapmak şeklinde. Bu da sorumluluğu paylaşmak açısından yine en akla yatkın formüllerden birisi.

 

Amerikan Genel Kurmay Başkanı da hava operasyonuna başladıkları günlerde “eğer ki hava operasyonları bir sonuç vermez ise Başkan Obama’ya kara harekâtı konusunda proje ve planlarımızı aktarabiliriz, bunu da önerebiliriz” diye bir açıklama yapmıştı ama sonrasında hem Başkan Obama’dan hem de Amerikan yönetiminin diğer seviyelerinden “herhangi bir şekilde Amerikan askeri karaya, sahaya inmeyecek” diye bir açıklama geldi. Ancak işler içinden çıkılamaz hale gelirse ve Amerikan askeri sahaya inmek zorunda kalırsa o zaman nasıl bir görüntü ortaya çıkmış olacak?

Irak’ın kuzeyi risk altına girmedikçe Amerikan askeri karaya inmez. Yani o, kırmızı çizgidir, o belirleyici olur. Şu an için Suriye’nin kuzeyinde olanlar Amerikan askerinin karaya inmesi için yeterli sebep değil. Zaten bir zorakilik var, isteksizlik var ve ciddi anlamda bir askerî kapasite de kullanılmıyor. Dolayısıyla bu bölgede bir istikrarsızlıgın derinleşebileceği ve bunun bir kontrollü bunalıma dönüşebileceği görülüyor.

Türkiye gibi ülkelerin merkezini sağlam tutarak bu kontrollü bunalımı mümkün olan en az zararla yönetmesi gerekiyor. Yani sıfır zarar yok artık. Kişisel kanaatim, Türkiye’nin asla ve asla sınır ötesinde kendi başına çatışma içeren bir risk ve insiyatif almaması gerek. Çünkü muhatabınız yok. IŞİD bir devlet değil, Irak’ta sağlam bir merkezi otorite yok, Suriye fiilen bölünmüş durumda, binin üzerinde farklı milis grup var, farklı örgütler var, hepsinin farklı gündemleri var.

Biz, buradan en az zararla nasıl çıkarız, kendi güvenlik ve istikrarımızı, ekonominin kötüye gitmesini nasıl önleriz, onun üzerine odaklanmak gerekiyor. Ama Türkiye’ye uluslararası camiadan da çeşitli devletler eliyle büyük bir baskı ve çeşitli suçlamalar var. “Suriye’de Esad yönetiminin devrilmesi için Türkiye’nin destek verdiği grupların bu sonuçlara geldiği” gibi bir tez var ve Türkiye’ye daha fazla insiyatif alması yönünde çok ağır bir baskı uygulanıyor. Şu ana kadar Türkiye bu baskının karşısında geri adım atmadı. Son günlerde yaşanan sokak olayları da bunun bir göstergesi. Bundan sonraki süreç, kontrollü bunalımdır. Bunu devlet aklı içerisinde en az zararla atlatmak gerekiyor ama IŞİD ve geri plandaki farklı örgüt ler bölgede istikrarsızlık üretmeye devam edecekler.

 

Bu eylemler artık bir demokratik hak talebi olmaktan çıktı ve Başbakanın ve diğer bütün yetkililerin de belirttiği üzere ve bir terör eylemi boyutuna ulaşmış vaziyette. Çünkü işin içine cinayet girdi, yağma girdi, kundaklama, araç yakma ve okulları tahrip etme, yakma gibi eylemler girdi. Ne kadar mantıksız! Kendi çocuğunuzun eğitim gördüğü okulu yakıp onun eğitim hakkını engelleyerek, belediye otobüsü yakıp beraber yaşadığınız insanların ulaşım hakkını engelleyerek, belediye binalarını ve kültür merkezlerini ateşe vererek veya buna benzer pek çok eylem gerçekleştiriliyor... Örnekleri çoğaltabiliriz. Son günlerde bunun örneklerini yaşadık. Aynı şekilde cinayetler oldu ve insanlar hayatını kaybetti. Bu noktada yine Diyarbakır Valiliği’nden yapılan açıklama da ilginçtir; “Öldürülen insanlar farklı grupların aralarında çatışması sonucu hayatlarını kaybetti” gibi bir açıklama da var. Yani 1980’den beri Diyarbakır’da sokağa çıkma yasağı ilan edilmemişti, onca yıl sonra şimdi ilan edildi. Demokratik hak talebi neresinde bunun ve mantık neresinde? Artık sağduyunun egemen olması ve buna uygun davranılması gerekiyor. Çünkü çok tarihî bir süreç ve yüz yıllık bir aşamayı geride bırakıp - 15 dakikada her şeyin çözülmesi beklenemez ama yine de atılacak adımlarla barışın egemen olaağı bir coğrafya yaratmak imkânı varken şu anda tekrar daha farklı bir sokak terörü yaşanmış oluyor.

Bu birkaç yıllık çözüm sürecindeki sessizlik ortamını PKK başta olmak üzere aşırı grupların da iyi değerlendirdiği anlaşılıyor. Yani son derece ciddi bir kapasite inşa ettiği de birkaç gündür yaşanan olaylarda gözüktü. Dolayısıyla bir demokratik hak talebinden, bir sağduyudan daha çok bir kızgınlık var. Genelde hedef alınan şeyler Devlet’e ait unsurlar; kamu binaları, okullar, hatta Kızılay’ın araçları, belediye otobüsleri... Devlete ait simge, obje olan bütün varlıkları, kamusal imkânları hedef alıyorlar ve yok etmeye çalışıyorlar. Bu devlete karşı bir mesaj! “Sizi burada istemiyoruz” demeye geliyor bir noktada. Ama onların öyle demesi bölgenin tamamının böyle düşündüğü ya da istediği anlamına gelmiyor. Bu aşırılıkla, hukuk içerisinde kalarak çok güçlü bir şekilde mücadele etmek gerekiyor. Gereğinden fazla merhametin de uygulamalar esnasında süreci olumsuz geliştirebileceği, cesaretlendirebileceği ortada.

Bir de biz bu Güneydoğu Anadolu merkezli sorunumuzu, “güvenlik sorunu” olmaktan çıkararak “egemenlik sorunu” hâline dönüştürdük. Bu egemenlik sorunu noktasına gelmiş ve artık birçok zihinsel eşiği geçmiş olan sürecin yönetimi de biraz kontrollü bunalıma bağlı. Çok iyimser olmamak gerekiyor ve bu süreci yine hukuk devleti içerisinde kalarak, vatandaşlarına eşit bir şekilde hizmet götürmeye çalışarak ama işin güvenlik tarafını çok daha önemseyerek bu sürecin yönetilmesi gerekiyor. Libya’da Mısır’da, Suriye’de bu küçük küçük başlayan olaylar çok büyük olaylara, iç savaş ortamına dönüştü.

Bu röportaj tarihine kadar resmî rakamlar ile 25 kişinin öldürüldüğü açıklandı. Burada kimin kimi öldürdüğünü de bu tür toplumsal olaylarda tespit etmek çok mümkün değil. Libya’da, Mısır’da, Suriye’de de benzer şeyler oldu. Belki gizli servislerin de insanlara karşılıklı ateş açarak, kavgayı büyütmek için faaliyet içinde olabileceklerini devlet otoriteleri de takip ediyorlardır. Bu olayların mümkün olduğunca küçükken kontrole alınması gerekiyor ki Türkiye’nin hem bölgesel hem ulusal hem de uluslararası anlamda saygınlığına, refahına, istikrarına zarar gelmesin ve önündeki hedeflere yürümeye devam etsin.

 

Çok kritik eşikleri aştık, bunca yıl on binlerce insanımızı kaybettik. Akıl almaz bir maddi kaynağı da! Terörle mücadeleye harcanan para olmasaydı şu an belki havada uçan tahtalarda, dokunmatik ekranlarda çılgınca bir eğitim düzenimiz olabilirdi veya çok farklı bir zenginlik boyutuna ulaşabilirdi Türkiye. Çünkü bunca yıl bu noktaya sürekli para harcandı. İnsan kaynağı ve güvenlik kaynağı da... Aynı şekilde Güneydoğu’da ikamet eden vatandaşlarımız da evlerinden çıkıp bir başka şehre gidememenin sıkıntısını yaşadı. Bütün olayların dışında birçok sorun yaşandı. Şimdi bu aşamaya gelmişken ve artık “barışın ve çözüm sürecinin şartları daha farklı şekilde ortaya konup şekillendirilecek” derken terörün tekrar alevlendiriliyor olması ne anlama geliyor? Tabii, terörün her zaman bir rantı vardır. Yani silah rantı, dış güçlerin silah satışıyla elde ettiği rantlar olabilir, uyuşturucu piyasasının rantı vardır veya buna benzer birşey tekrar devreye girmiş gibi sanki... Bazı karanlık eller, savaş lordları veya uyuşturucu baronları tekrar bu noktaya el atmış gibi görünüyor. Ne dersiniz?

Oyalandığını düşünen insanlar var, kızgın. Örneğin diyorsunuz ki; Kobani veya Ayn-al Arab, Türk toprakları içinde bir sorun değil ki onu biz burada çözebilelim, bir başka ülkenin toprağı, orayı Türkiye’nin kurtarması isteniyor. Kurtarmadığı için de kızgınlar Türkiye’ye. Bu, olayların da sebebi olarak gösteriliyor. Bir taraftan Türkiye 185 bin kişiyi misafir ediyor, birçok küçük ülke var o nüfusa sahip... Ama buradaki psikoloji; “oyalandığını düşünmekten kaynaklanan bir kızgınlık” ve “hani biz Kürt - Türk birlikte olacaktık yaklaşımı”. Yani “Suriye, Irak, Türkiye Kürtleri, İran belki, bir arada olacaktık. Niye bunun arkasında durmuyorsunuz?” gibi bir kızgınlık da var sanırım arka planda ve bu bir patlamaya dönüşüyor. Burada iki ihtimal söz konusu: Hani “biz kızmışsak ne yapabileceğimizi görün” gibi bir fragman olabilir bu olaylar ve bundan sonra biraz daha yumuşak bir sürece, farklı bir müzakere sürecine kayabilir. Yahut netice alınamazsa yani fragman değilse, asıl filmin kendisi ise, bu süreç daha uzun ve daha sıkıntılı olabilir. Bütün bunları değerlendirecek olan bizim kamu yönetimimiz.

 

Hükümet her zaman çözüm süreci konusunda büyük bir kararlılığın devam ettiğini açıklıyor. Sürekli bu yönde açıklamalar geliyor ve sağduyu çağrısı yapılıyor. Hükümet’in şimdi atacağı adımlar nasıl olacak acaba, nasıl şekillenebilir önümüzdeki günlerde?

Hükümetimizin, merkezin duruşunu ve sağlamlığını koruma noktasında kararlı olduğunu düşünüyorum. Bütün bu baskılara rağmen de Suriye’ye yönelik tek taraflı bir müdahale fikrine sıcak bakmadığı ortada. Bundan sonrası bir kontrollü bunalım, ama elbette ilan edilmeden… Zararların mümkün olduğunca minimize edilmesini gerektiriyor. Çünkü ekonomik işleyiş, bundan etkilenmemeli. Bu süreci üç dört hafta devam ettirirseniz, herkes olumsuz düşünmeye, gelecekle ilgili kaygılanmaya başlar. Gelecekle ilgili kaygılanmaya başlayınca da her şey zincirleme etkilenir. Ama kişisel kanaatim; bir zaaf anlamında Türkiye’nin bu süreçle mücadele edecek kurumsal bağışıklık sisteminin oldukça zayıfladığını düşünüyorum. Bu bağışıklık sistemi öyle birkaç ayda tekrar yerine konulabilecek birşey değil ama bu bağışıklık sistemini güçlendirici bir yapı içinde mücadele etmek gerektiğini düşünüyorum.

Türkiye’nin söylemlerinden, dostluktan, kardeşlikten, birlikte yaşamaktan, bu ifadelerin hiçbirinden vazgeçmesine gerek yok. Zaten bunlar bin yıldır bu coğrafyanın bize icbar ettiği, güzel olan şeyler. Ama biraz daha şüpheci yaklaşmakta, asla ve asla topraklarımızın ötesinde, nefs-i müdafaa dışında bir insiyatif almamakta yarar olduğunu düşünüyorum. Çünkü Suriye meselesi, Beşer Esad yönetimi gündeme gelince üç - dört yıl önceki kriz tekrarlanıyor. Rusya, İran ve Çin’in buradaki tutumu ortadadır. Özellikle Rusya ve Çin, dünyanın doğudaki yeni güç adayları konumundadır. Onları yeniden karşımıza alma, herhangi bir çatışma anında onları karşımızda bulma ihtimali ortaya çıkıyor.

Türkiye birçok gücün, aynı Orta Doğu’daki gibi farklı hesaplarla hareket ettiği bir alana dönüşürse bu bize kaos olarak geri döner. İşte Suriye’de, Libya’da, Irak’ta, Mısır’da, birçok ülkede görece olarak Yemen’de istikrar sağlanamıyor. Çünkü çok fazla oyuncu var, herkes farklı bir şey yapmak istiyor, buradan da kaos çıkıyor. İslam ülkeleri farklı bir pozisyonda, belli ülkeler farklı grupları destekliyor ve istikrarsızlık derinleşiyor.

Türkiye’nin kendi iç ulusal denklemlerinde reel politik içinde, dış etkiler sıfıra indirilemez, onları da absorbe ederek kendi millî insiyatifleri ile hareket etmeye çalışması gerekiyor. Bu da, “kurumsal bağışıklık sistemi” olarak tanımlanabilecek çok güçlü bir kurumsal altyapı gerektiriyor. Bunun üzerinde de çok düşünüp konuşmak lazım. Çünkü devlet dediğimiz şey, görünmeyen bir bağışıklık sistemidir; asker de, polis de değildir. Onlar işin görünürdeki fiziksel kısmıdır. Siz görünmeyen bir bağışıklık sistemi olan devlete zarar verirseniz; sonra asker de, polis de, antibiyotik de fayda etmez. Hem kurumsal bağışıklık sistemimizin güçlendirilmesi hem de beraberinde bölgenin ve Ülkemizin istikrarı, refahı ve ekonomik stabilitenin sürdürülebilmesi açısından çok daha dikkatli olmamız gereken bir döneme giriyoruz. Bu sebeple olayların da öyle birkaç ay içerisinde çözüleceğini beklememek gerekiyor.

( TASAM Başkanı Süleyman ŞENSOY | Röportaj | TRT Türk Haber Ajandası Programı | 11.10.2014 )

Diğer Yazıları
© 2018 TASAM Tüm hakları saklıdır.
Developer KILIC