Arap Pınarından (Ayn el-Arab) Temkinle Geçmek
Altan ÇETİN
Prof. Dr. Altan ÇETİN
Yayın Tarihi : 9.10.2014
Arap Pınarından (Ayn el-Arab) Temkinle Geçmek

Ayn el-Arab’da yaşananlar turnusol kâğıdı etkisi yapmaya devam ediyor.  Bölgemizde yaşanan yeni üretim vekâlet cihatçıları ile eskinin artığı vekâlet teröristleri karşı karşıya gelince, Türkiye’nin tüm iyi niyetli çözüm arayışlarının muhatabının gerçek yüzü bir kere daha ortaya çıkmış oldu. IşiD, adı her nereden icap ettiyse kobani denilen Ayn el-Arab (Arap Pınarı diyelim)’a saldırınca birden düğmeye basılmış gibi biz kendimizi Suriye sınırında bulduk; ve ülkemizdeki bölücü yapı birden bire sokaklarımızda bir “kobani” manzarası çizmeye başladı.  Vekaletçi olmak böyle bir şey olsa gerek. Herşey kobani ismi kadar yapmacık, tarihsiz ve talihsiz. Arap Pınarı’ndaki mücadele acaba “kobani” direnişi görüntüsü altında bir topluma coğrafya kurgulama ve cetvellerle çizilecek yeni sınırlara hazırlık mıdır? Daha tuhafı medyamızın bu ismi tüm renkleri ile benimsemiş olmasıdır.

“Arap Baharı” denen süreçteki umutlar gönül coğrafyamıza ekilen selefici/mezhepçi tohumların bölgesel hareket iradesi haline gelen IşiD ile kuvveden fiile çıkmasıyla şimdilik heder oldu. IşiD, ABD işgallerinin bölgedeki oluşturduğu ortamın sonucu olduğu kadar İran ve Rusya’nın bölgenin istikrarsız kalmasına katkısının da bir sonucudur. Mesele düşünülürken bu iki partner göz ardı edilmemelidir. Bunlar olurken bölgemizdeki vekâlet terörünün de bu süreçlere katkısı nedense pek az dillendiriliyor. Türkiye’de uzun yıllardır süren meşru talepler arkasına gizlenmiş vekaletçi yaklaşımlar ne yazık ki şu andaki sürecin bir yerlerinde pay sahibidir. ABD Irak’a girdi ve evet orada bir istikrarsızlık batağı oluştu, lakin orada onların en büyük destekçisi kimdi? Bugün gelinen nokta ona destek veren zekâ düzeyinin ve vicdan karanlığının bir sonucu da değil midir aynı zamanda? Türkiye’de başlayan gönül parçalanması, Irak’ta devam etmiş ve Suriye ile sürmektedir. Suriye’de akan kan ve bununla mücadele edenlere mesafeli durup nereden aldıkları malum akıl ve makûs zekâ düzeyleri ile Esed rejimine mesafeli duran yapı son gelişmelerde hiç sorumlu değil midir? Buna itiraz etmek ve Türkiyeliliği!!! bile kabullenemeyen bir siyaset vicdanına ve zekâsına bunu anlatmak hayli zor görünüyor.

Türkiye şu anda medeniyetleri buluşturan coğrafyasında şiddetin buluştuğu bir kavşak haline getirilmeye çalışılıyor. Haçlı Seferleri günlerindeki kaosu andıran bir parçalanma içinde Haşhaşiler benzeri bir tarihi tekerrürün şiddet sarmalı içindeki meselelerle yüz yüze kalmış bulunuyor. İçerideki gönülleri birleştirme çabası, devlet otoritesini şefkatle tezahür ettirme iradesi ve nihayet bölgeye model olmak arzusu yeni bir kan ve silah pazarının ortasında kalmış bulunuyor. IşiD’e karşı Irak ve Suriye’de Türkiye’den istenen piyade olması lakin herhangi bir plan yapmaması gibi görünüyor. Kobani denilen yerdeki yükseltilen psikolojik tansiyon içeride ve dışarıda bulunan etnik vekaletçilerin asabiyesini yükseltip patronun kim olduğunu onlara hatırlatma ameliyesi gibi duruyor. Lakin bu durumda da Türkiye içeride şiddeti, yakıp-yıkmayı tercih eden yaklaşımın eylemselliği ile sınırlarındaki şiddet tehdidinin arasında kalıyor. IşiD bahanesi ile etnik vekaletçiler siyasi emellerinin zemini olarak gördükleri ortamda farklı arayışlar içine girip ülkenin sınırlarının ötesi gibi içini de istikrarsızlaştırarak Türkiye’nin müdahaleye açık ve diplomatik elinin zaafa düşmesine yol açabilirler. Adalardan gelecek bir talimatın!!! Ülkede nasıl bir travma oluşturabileceği meçhul durumdadır.

IşiD gibi din söylemine örtülmüş bir vekâlet mücadelesi bölücü etnik vekaletçilerin bazı tezlerini de güçlendirebilir. Bölücü hareketin İslam dini ile mesafesini daha arttırması için bu son gelişmeler çok verimli bir fırsat olabilir. Bu topraklara ve vicdanlara bağının esas unsuru olan İslam dini ile seküler bir yüzleşme yaşayan bölücü hareket kendi inanç tezlerini bu süreçte daha da ikame edebilir. Bu ise orta ve uzun vadede yine Türkiye’de ciddi kırılmaların sosyal zemin tohumu olabilir. Kürtlerle Türklerin tarihi birlikteliği ve dostluğu adına bu gelecek nesillerin travmalar yaşamasına yol açabilir. Dilleriyle birbirinden koparılmaya çalışılan bu iki toplumun gönülleri de parçalandığında müşterek zemininde sıkıntılar oluşacağı aşikârdır. Bu bakımdan bazı bölgelerimizdeki “sakala” karşı söz konusu tepkisellik dikkat ve tedbirle karşılanmalıdır. Bu vesile ile gönüllerin parçalanmasının önüne geçilmelidir. Kürtler kadim kardeşlerimiz olarak müstakbelin Türklerle kol kola yürümek olduğunu hissetmelidirler. Vicdanı yüksek bölge insanının bu yoldan hiç vazgeçmediği ise bilenlerin malumudur.

IşiD temelli tehdid, etnik vekaletçileri zaten bağlantılı oldukları bazı devletlerle daha yakınlaşmasına yol açabilir. Bu bakımdan İran’ın Irak’taki Şii hassasiyetli IşiD karşıtı vaziyeti ile bölücülerin IşiD yaklaşımı stratejik bir müştereği söz konusu kılabilecektir. Rusya’da bunun olması için gereğini yapacaktır. Zira her iki devlet Türkiye’ye, boru hatları zaviyesinden bakışlarındaki Hazar Denizi meselesine değerlendirdikleri anlayışla yaklaşmaktadırlar. Dolayısıyla Türkiye’nin çözüm değil sadece engel görüldüğü bir ortamda IşiD ile yapılacak mücadelenin kenarında tutulup arada sırada imalarla itham edildiği bir ortam da bu ittifaklara çok yarayışlı ortamlar oluşturacaktır.

Sınırlarımız içinde ve ötesinde yıllardır yaşadığımız etnik vekâlet savaşının silah desteğinin nerelerden geldiği malumdur. Hatta Somali’deki eş-Şebab vs. türü örgütlere de silahın nerden gittiği erbabınca malumdur. Stratejik dostluklarımız nedense bu tip yapıların mantar gibi ürediği bir ortamı engelleyemediği gibi sonuçlar üzerinden suçlanmamıza da yol açmaktadır. Bu bakımdan IşiD’in silah alabileceği silah üreten bir yeryüzü Müslümanı veya devleti olmadığına göre bu silahlar Mars’tan mı gelmektedir sorusu zihinleri meşgul ediyor. Bu bakımdan ülkemizdeki ve sınırlar ötesindeki uzantılarıyla etnik vekâletçiler ağır silahlara kavuşup daha yüksek bir ateş gücü ile sınıf atlamanın ve etki gücünü arttırmanın sevdası içindedirler. Bunun ötesinde IşiD’in döktüğü kanda kanlı ellerini yıkayıp temizlenme sevdasına da düşmüş durumdalar. Hâlbuki Irak ve Suriye’deki performansları ile bölgeyi dış müdahaleye biraz daha açık hale getirip, IşiD benzeri yan üretimlerin alan kazanmasındaki paylarını göz ardı ederek masumiyet yarışına girmiş durumdalar. Türkiye sokaklarındaki nümayişlerde bu hezeyanların velvelesi durumundadır. Dolayısıyla silahın ücretinin arttığı şu dönemde fırsatı ganimet bilme ucuzculuğu ile hayallerin peşinde koşanlar IşiD ateşine düştüler. Irak ve Suriye’de yapılan planların İsrail ile birlikte en çok kendi işlerine yarayacağını öngören ve belki kendilerine garanti verilen bu yapılar tarihin ve zamanın kendilerine vereceği dersleri almak üzere ilerlemektedirler. Dolayısıyla Türkiye’yi islamofobik bir unsur haline getirip etnik ve dini vekaletçilerin arasında onların bölgesel partnerleriyle yüz göz etmek isteyenlerin planı çok karanlıktır.

Esed rejimini devirmek konusunda meşru ve ılımlı mücadele güçlerine silah ve fiili yardımdan geri duran müttefikler bunun sonucu ile baş etmeye çalışıyorlar. Hür ordunun Suriye’nin kuzeyindeki güçlü konumunu Esed ile birlikte IşiD ile takviye eden stratejik akıl bize şimdi kobani mi? IşiD mi gibi ironik, komik ve acıklı bir dayatmayı yapıyor. İran-Rusya tandeminde bahar günleri yaşayan Esed rejiminin de katkısıyla üretilen IşiD olgusu da PKK-PYD çizgisi de tercih noktasında kıymeti harbiyyesi olmayan ve sonuçları bakımından fark olmayan alternatiflerdir. Bunu “Kürt kardeşlerimiz” söylemi ile estetize edip dayatmaya kalkmak en hafif ibaresi ile vicdan yoksunluğudur. Bugün, Suriye bu halde ise İslamofobik algılarla meseleye karşı üç maymunu oynayanların payı önceliklidir. Öncelikleri IşiD olanların bir sonraki aşamada IşiD’i nasıl bir formata dönüştürecekleri ise bu filmin en merakla beklenen sahnesi olacaktır. Esasen IşiD yok edilmeden gidecek olan Esed rejimi boşluğunun hangi boşlukla dolacağı da meçhuldür.

Bugün yaşananlar elini kardeş kanına bulayanlarla ile kardeşlerini kandan çekip çıkarmaya çalışanların ironik bir mücadelesi gibidir. Alman müttefiklerimizin cepheyi genişletmek adına bize verdikleri gemilerinin toplarının Rusya limanlarını dövmesiyle bir devlete veda ettiğimiz günlerin makûs halinin travması ile yüzyılı deviren devletimiz ve toplumumuz yeni müttefiklerimizin füze ve askerleri ile bölgenin kaotik karanlığına çekilmek isteniyor. Afganistan’a el-Kaide tecrübesinin öğrettikleri, Haşhaşilerin tarihsel tecrübesinin gösterdiği odur ki bu tür yapılarla mücadele birkaç günde bitmez. Birkaç neslin hayatını meşgul ve hatta mahv edebilir. Bu bakımdan Türkiye’nin islamofobik imalara verdiği net karşılık isabetli olduğu gibi, Irak ve Suriye’de bu mücadelenin sonuçlarından kendince çıkarlar öngörmesi de doğaldır. Çünkü ateş bizim sınırımızda yanmaktadır. Göçmenlere ev sahipliği yapmak bize düşmektedir. Buna ilaveten Irak’ta bölünmüşlük ve Suriye’de Esed durdukça sahaya düşen bombalar bölge hariç her kesime hizmet edecektir.  Türkiye’nin bölgeye müdahalesi, silahlarımızın bölgede Osmanlı sonrası dönemde ilk kez ciddi manada patlayacak ve gücümüzün hissedilecek olması hususu istenen bir durum olmasa da muhtemeller arasında. Kobani denen yerle alakalı dayatmalar Türkiye’de nasıl bir kafa karışıklığı oluşturmaya çalışıyor, içerideki uzantı kobaniciler nasıl bir stratejinin parçası olarak bu süreci canlı tutmaya çalışıyorlar? Bu sorular uzayıp giderken Türkiye’nin tampon bölge yaklaşımı neden bu kadar gürültüye yol açıyor? Türkiye’yi Biden’in imaları ile paralel olarak itham eden vekâlet etnikçilerinin sözlerinin manası nedir? Tüm bu sorular ve benzerleri bugün yaşanan sürecin sonunda tünelin ucunda bir karanlık manzara ve karamsar düşüncelere yol açmaktadır. Türkiye bölgeye dair çıkarlarının siyaset ve askeri öncelikler olmadığı mülahazasıyla kültürpolitik esaslı önceliklerle içeride ve dışarıda dengeleri koruyacak bir temkin sürecine muhtaçtır. Bu arada PKK-PYD çizgisinin kendilerinin meşrulaştırmak manasına gelen silahlandırılmaları taleplerindeki pişkinliğe de bir aklı selimin arkadaşlar ayıp olmuyor mu fırsatçılıktan ne kazandınız ne kazanmayı umuyorsunuz demesi gerekmektedir. Arap Pınarından temkinle geçmek Türkiye açısından en salim yol gibi görülmektedir. Mezhepçi ve etnik gönül kırıklıkları olmadan bu ateş vadisinden geçmek zor lakin başarılması gereken öncelik gibi görünüyor. IşiD Arap Baharı günlerinde üretilen bir yamalı bohça içinden hangi sürprizin çıkacağı ise meçhul… Bugün/Birgün Musul, Halep, Şam ve Kahire geçmişteki gibi bir vicdanın sesi olmadıkça İstanbul’un hazin sözü havada kalmaya devam edecektir. Nihayet, Ortadoğu sıcağında Hz. Mevlana’da gölgelenelim; “Ey Zulümle bir kuyu kazan! kendin için tuzak hazırlıyorsun.” Rüzgar söylüyor şimdi o yerlerde bizim eski şarkımızı!!!

Diğer Yazıları
© 2018 TASAM Tüm hakları saklıdır.
Developer KILIC