Merkezi Sağlam Tutmak
Süleyman ŞENSOY
Süleyman ŞENSOY
TASAM Başkanı / Chairman
Yayın Tarihi : 15.9.2014
Merkezi Sağlam Tutmak

Katledilen James Foley’in ardından bir başka “baş kesme” vakası daha yaşandı. IŞİD tarafından katledilen bir gazeteci daha söz konusu. Bu eylemi yine aynı İngiliz celladın gerçekleştirdiği iddiası var. Bu eylem biçiminin mantığı nedir? Korku salmanın yanı sıra bir de fidye almak söz konusu IŞİD’de, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yaşananlar, IŞİD’in “yaratıcı yıkım” mantığının tezahürlerinden birisi. Böyle davranış kalıpları içerisinde Bölge’de korku salıp onun üzerinden hâkimiyet sağlayabileceklerini düşünüyorlar. Bu tür kişiselleştirilmiş eylemler dışında toplu olarak da çok sayıda benzer katliamlar yaptılar. İnsanları fidye amaçlı kaçırmak da bu tür örgütler için önemli gelir kaynaklarından birisidir. Daha önce öldürülen Amerikalı gazeteci için istenen yüksek miktarlardaki meblağı Amerikan hükümetinin ödememesiyle böyle bir pazarlığa girmediği de anlaşılmıştı. Dolayısıyla bu tür eylemlerle hem “bizimle pazarlığa oturmazsanız benzer sonuçlarla karşılaşırsınız” mesajı vermek hem de Amerika gibi eşitler arasında, dünya ölçeğinde birinci olan bir ülkenin vatandaşını bu şekilde katlederek bütün dünyaya kimseden çekinmedikleri noktasında korku ve yılgınlık mesajı vererek ortaya çıkılmış oluyor. Dolayısıyla benzer şeyleri hem toplu olarak hem de daha kişiselleştirilmiş şekillerde önümüzdeki süreçlerde yaşayabileceğimiz gözüküyor.

Sıcak bölgelere giden gazeteciler zaten riskin farkındadır. Ölüm tehlikesi her zaman vardır ama bu yapılan ne insanlığa uyan, ne savaş kurallarına uyan, ne de herhangi bir ölçütle isimlendirilebilecek, herhangi bir şekilde tanımlanabilecek bir durum. Yani rehin alarak, uzunca bir süre rehin tutarak ve belki de türlü işkencelerden geçirerek en sonunda da dünyanın gözü önünde insanların başının kesilerek katledilmesi… Özellikle Amerikan Başkanı Obama’nın da belirttiği gibi bütün bu yapılanlar ne insanlığa ne de herhangi bir dine sığdırılabilir. İslam’a da mal edilemez diyor ya Başkan Obama. Bunu karşılaştırdığımız zaman,  amaçlar ve yapılan bütün bu ölüm - katliam veya buna benzer şeylerle karşılaştırdığımız zaman dinin bir şekilde buna alet edilmiş olmasını nasıl değerlendirmek lazım.

IŞİD’in temel mantalitesi ve taraftar bulmasının altında yatan şey, reel politiği reddediyor olmasıdır. Bugün bir terör örgütü bile kendi amaçları uğruna bir takım kurallara riayet eder. Uluslararası kabul edilebilirlik, tanınabilirlik, saygınlık adına birçok kurallara riayet eder. IŞİD’in bunlara büyük ölçüde riayet etmediği anlaşılıyor. Müslümanların tırnak içerisinde herhangi bir yere varamayacaklarını ve sadece sömürüleceği ön kabulünden hareketle bütün reel politiği reddeden bir davranış kalıbı var. İnsanlar da bunun için IŞİD etrafında toplanıyorlar. Savaş şartlarında bile uluslararası sözleşmeler açısından ya da dinlerin perspektifinden yaklaştığınızda meselenin kendine göre tanımlanmış hukuku vardır. Bunların hiç birisine IŞİD uymuyor. Onun savaş hukuku anlayışı böyle. Dolayısıyla az sayıda güçle, çok yüksek etki oluşturmaya çalışıyor. Böyle bakıldığında benzer hareketlere başvurmasını tırnak içinde normal kabul etmek gerekiyor. Yani sizin de ifade ettiğiniz gibi hiçbir tarife sığmayacak bir vahşet ama bu tür yapılanmaların doğal sonucu böyle aşırılıklarla bitiyor. Çünkü kendi kutsal amaçları uğruna yapabileceklerinin sınırları her geçen gün genişliyor. İnsani anlamda bir “kırmızı çizgi” kalmıyor.

Kerkük yakınlarında bu hafta 40 kişiyi araçlarından çıkarıp kaçırdı IŞİD. Bir de Haziran ayında 1.700 kişiyi katletmişti. Hatta öldürülenlerin büyük çoğunluğu Iraklı askerlerdi. Bu askerlerden birinin ölü taklidi yaparak kendi canını kurtarmayı başarabildiği detayı da basına yansıdı. Yani bütün bu vahşet, katliam ve buna benzer korku yayma politikalarına devam edecek gibi gözüküyor IŞİD, değil mi?

Etkisiz hâle gelene kadar -eğer getirilebilirse- buna devam edecektir. Çünkü çizgisi bunu gösteriyor. Aslında benim şöyle bir kanaatim de var: IŞİD içerisinde bulunan ya da destek veren, yabancı savaşçı olmayıp yerel destek veren savaşçıların ve yapıların olası vahşeti azalttığını düşünüyorum. Yani sadece kendi başına hareket ediyor olsalar çok daha kötü tablolarla, çok daha kötü neticelerle karşılaşabiliriz diye düşünüyorum. Volümü düşürülmüş haliyle bile herhangi bir tabire sığmayan uygulamalar…

Özellikle Obama yönetiminden sert mesajlar var. Açıklamalara baktığımızda 350 Amerikan askerinin yollanacağı haberi var. Ardından da bütün bu yapılanların ve son baş kesme eylemi ile beraber artık olan bitenin insanlık dışı olduğuna dair daha sert söylemler geliştirmeye başladı Amerikan yönetimi. Şimdi Obama’nın atacağı adımlara rağmen ABD iç muhalefetinde “çok sessiz kalıyorsunuz, biraz daha baskınlığınızı ve etkinliğinizi ve politikanızı artırın, Irak’ta daha sert olun…” diye içeriden de bir eleştiri söz konusu Obama’ya. Bundan sonrası için Obama yönetiminin atacağı adımlar neler olabilir?

Bir önceki röportajımızda, Kuzey Irak’a IŞİD müdahalesi olmadığı müddetçe Irak’ın güneyinde ve batısında, Şiilerin ve Sünnilerin birbirlerini öldürmesinden kimsenin rahatsız olmayacağını söylemiştim. Onlar kuzeye doğru, yani Erbil’e 35 km yaklaştıktan sonra bir müdahale geldi Amerika tarafından. Amerika’nın o günden bugüne ifade ettiği söylemlerle araziye yansıttığı uygulamalar doğru orantılı değil. Yani Amerika’nın Irak Büyükelçiliği’nde 15.000 sivil ve askerî personeli var. Dolayısıyla 350 kişi daha göndermesi çok büyük bir farkındalık değil. Yine günlük bir - iki defalık nokta hedeflere bombardıman yapılıyor genelde. Dolayısıyla IŞİD’e karşı ABD’nin çok ciddi bir askerî harekâta giriştiğini söylemek mümkün değil. Ama bu bile Irak ordusu ve Peşmerge’nin önünü açmak noktasında yararlı oldu. Yine de Amerika’nın söylemleriyle uygulamaları arasında ciddi bir farklılık olduğunu düşünüyorum. Buradan; hem bölge içi hesaplarının görünür mesajlardan farklı olabileceği hem de Pasifik’teki rekabete ve adeta yeni dünyanın kuruluşuna bu kadar yoğunlaşmışken, Orta Doğu’ya çok fazla angaje olmak istemediği mesajını da alabiliriz. Şu an için çok radikal bir müdahale tarzını benimseyemediğini söyleyebilirim. Bir de öldürülen Amerikan vatandaşı gazeteci ve içeriye de bir mesaj vermesi gerekiyor; “cehennemin kapılarına kadar kovalayacağız” gibi ifadeleri kamuoyuna verilmesi gereken abartılı mesajlar olarak kabul etmek lâzım elbette. Amerika küresel bir güç ve çok büyük askerî kapasitesi var ama askerî kapasitesinin bu sorunun çözümüyle ilgili gerçek anlamda kullanıldığına dair bir işaret yok.

Irak ordusunda durum malum. Musul’un kaybedilmesinde Ordu ile Merkezi Yönetim arasındaki iletişim kopukluğu, kendi iç çatışmaları ve Maliki döneminden kalan bütün o ayrımcı politikaların da üst üste binmesi ile akıl almaz bir koordinasyon eksikliği sonucu koca bir şehri, binlerce yıllık bir bilim - kültür şehrini bir örgüte teslim etmiş oldular. Hatta Musul’daki merkez bankasındaki yüz milyonlarca dolar ve askerî üslerdeki mühimmat, silah, ekipmanla birlikte. Bu duruma baktığımız zaman Irak ordusunun şu andaki durumunu ve tabii ki Peşmerge desteğini nasıl değerlendirmek lazım.

Bir toparlanma ve yeniden organize olma durumu söz konusu. Belli mevzileri de Amerika’nın sınırlı hava desteğiyle birlikte tekrar aldılar. Ancak bundan sonra bir alan hâkimiyeti sağlayıp belli bir stabiliteye ulaştırılabilirler mi, orada henüz soru işareti var. Açıkçası bazı aktörlerin IŞİD’den beklentisi; Kürt yönetimi ile Şii bölgesi arasında bir Sünni devleti kurmasıydı. Onun için ilk başlarda bazı ülkeler IŞİD için “terörist” ifadesini kullanmadılar, kimisi hâlen de kullanmıyor. Bu tür örgütler böyle çok hesap edilebilir, öngörülebilir, belli sınırlar içerisinde kalan örgütler değildir. Çok büyük emelleri ve kontrol edilemez heyecanları vardır. Görüldüğü üzere Kuzey Irak’a da saldırdılar, belki fırsat bulsalar çok daha farklı alanlara kadar gidecekler. Lübnan, belki zaman içerisinde Suudi Arabistan gibi bütün Bölge’yi de içine alabilecek bir perspektifleri var olumsuz anlamda. Mesela Lübnan’da Suriye kaynaklı bir takım olaylar yaşanınca, Suudi Arabistan hemen çok acele bir kararla Lübnan ordusuna hükümetteki Sünni unsurlar üzerinden 1 milyar dolarlık savunma sanayi nakit desteği sağladı. Çünkü Lübnan düşerse, Bölge’deki belli ülkeler düşerse sıranın kendilerine geleceğini düşünüyor. Bu tür ülkeleri bir ileri karakol gibi kendi açısından, kendi güvenliği açısından yorumluyor. Toparlarsak; bu tür örgütler pek elde tutulabilir, belli sınırlar içerisine konulabilir örgütler değildir. Kendilerini iyi ve güçlü hissederseler birçok reel politik denklem içerisine sığmayan hedeflere de saldırabilirler. Dolayısıyla Bölge’de böyle bir risk var, bunu Peşmerge’nin ve Irak ordusunun önleyip önleyemeyeceğini zaman gösterecek. Bu bir başarıyla sonuçlanırsa özellikle Kuzey Irak’taki Kürt devletinin kurulması açısından bir “ulusal kurtuluş savaşı” olacaktır. Bunun altını çizmek ve buna göre hazırlık yapmak gerekiyor.

Bir diğer konu ise bu mücadele sürecine PKK’nın da destek veriyor olmasıdır. Şu an da Batılı ülkelerden gelen silah yardımları Irak ordusuna ve özellikle Peşmerge’ye teslim ediliyor. Ama bu silahların bir kısmının PKK’ya, mücadele için verilmeyeceği yönünde bir garanti yok çünkü arazide onlar da savaşıyor. Dolayısıyla PKK’nın elde edeceği bu savunma kapasitesinin, Türkiye açısından orta ve uzun vadede ne sonuçlar doğuracağını da tahlil etmek gerekiyor. Şimdilik IŞİD için bir mücadele alanı olarak gözükse de gelinen noktada IŞİD sorunu, Peşmerge’yi yani Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’ni Amerika’nın birinci derece müttefiki haline getirdi. PKK’yı da gayriresmî görülmeyen müttefik haline getirdi. Bunun da bölgemizde cereyan eden olayların, örgütlerin, kurumsal yapıların ne kadar çok hızlı ve öngörülemez şekilde dönüşebileceğinin tarihî bir örneği olduğunu düşünüyorum.

Günümüzde Irak’ta yapılanmış ve IŞİD’e destek olan en az 15 farklı radikal unsurdan yani silahlı güçten bahsediliyor. IŞİD’in Suriye’den geçip Irak’ta etkinlik alanını artırması ve Musul’u almasıyla beraber 4.400’e yakın militanla denkleme girdiği söyleniyordu. Ama sadece 4.000 kişiyle bu işin başarılamayacağı zaten ortada. O yüzden Bölge’de halktan, aşiretlerden ve bütün bu silahlı radikal unsurlardan destek alarak yoluna devam ettiği de belirtiliyor. Amerikan Savunma Bakanlığı’nın ve Genelkurmay’ın yaptığı açıklamalarda; “Karşımızda bir üniformalı, belli alanlarda yapılanmış benzer bir unsur değil şehirlerin, köylerin, yerleşim yerlerinin içine sızıp gizlenmiş ve bunlardan da yardım alan bir örgüt olduğu için nokta atışı yaparak vurmamız zaten çok zorlaşıyor” diye de bir eleştirileri vardı. Şimdi bu perspektiften bakarsak, bu kadar destek varken ve bu kadar da desteği yerelden görüyorken IŞİD’in Bölge’den temizlenmesi acaba mümkün olabilir mi,.

Çok zor. Suriye örneği önümüzde duruyor. Karşılıklı olarak bir savaş yürüyor ama kimin kiminle savaştığı belli değil; tarif edilebilir muhataplar yok, tarif edilebilir hedefler yok. Sivil hedeflerin içerisinde savaşan askerî unsurlar var ve hepsi birbirine karışmış durumda. Dolayısıyla Irak’ta da Saddam Hüseyin ordusundan kalan askerî ve sivil bürokrasi ve Maliki yönetiminin politikalarından rahatsız olan Sünni birçok unsur bu sürece destek veriyor. Bunu başından beri ifade ettik. Belki çok daha vahşi bir takım olaylarla karşılaşabileceğimiz hâlde IŞİD’i de kendi içinde engelleyip dengeliyorlar. Bunların kendi arasında iş bölümü yaptığını duyuyoruz. Mesela halkla ilişkiler ve medya çalışmalarını bir grubun, lojistiği başka bir grubun sevk ve idare etmesi gibi…

Hem bölgesel ülkeler anlamında hem de alt örgütsel bölüm anlamında iş bölümü yaptıklarını duyuyoruz. Bunların geçmişten gelen devlet tecrübeleri olduğu gibi birçoğu dil biliyor, interneti kullanabiliyor, uluslararası literatürü takip edebiliyor. Bu özellikler onların kendi artıları. Bu yüzden kısa vadede sonuç almak kolay değil. Örneğin PKK on yıllardır Türkiye’ye karşı kırsaldan bir mücadele yürüttü. Bu mücadele nispeten kolaydı. Şimdi Irak - Suriye örneğinde böyle bir şey yok. Her şey birbirinin içine girdiği için, simetrik bir mücadele çok zor ve asimetrik bir yapı ortaya çıkıyor. Dolayısıyla bu sorunun kısa vadede çözülmesi, netice alınması oldukça zor ki uluslararası aktörlerin de kendi elleriyle bir müdahalede bulunmak gibi şu an için en azından bir düşünceleri, yaklaşımları söz konusu değil. Bu konuda önümüzdeki günler su kaldırır gibi gözüküyor.

Amerikan unsurları belli zamanlarda nokta atışı yaparak hava harekâtları düzenliyor. Ardından Peşmerge ve PKK bu noktalara giderek orada sıcak çatışmalara giriyor, bombalanmış noktaları temizleyerek oradan çıkmayı hedefliyor ve bu şekilde toprak kazanımları da söz konusu. Uzun döneme baktığımız zaman Irak ordusu bu kadar zafiyet çekerken yani ekipmanlarını ve silahlarını bırakıp kaçarken operasyon kabiliyeti açısından baktığımızda bu mesele önümüzdeki 6 aya veya yıla uzarsa acaba Irak ordusu ya da Peşmerge’nin operasyon kabiliyeti IŞİD’le savaşmaya yetebilecek mi?

Cephane, mühimmat, silah desteği sorun olmaz çünkü petrol geliri var. Yani bunu satın alma ve tedarik etme noktasında bir sorun yok. Ancak sorun nihai anlamda taarruzların olmadığı görece küçük ve orta şiddetli çatışmalarla uzun yıllar devam edebilir. Çünkü iki tarafın lojistiğini sağlayacak taraflar var ve IŞİD’in de elinde kendisine gelir sağlayan argümanları, para kaynakları var. Belki de el koyduğu, profesyonel anlamda sakladığı çok ciddi nakdi kaynakları var. Belki bizim bilmediğimiz uluslararası örgütlerden, istihbarat örgütlerinden örtülü desteği de var. Dolayısıyla büyük bir güç, konsensüsle olaya müdahale etmediği müddetçe kısa vadede sonuç almanın mümkün olmadığı kanaatindeyim. Hatta dünyada gelişecek şartlara göre -daha önce de ifade etmiştim- bir bölgesel kaosa, daha geniş bir bölgeyi içine alan bir kargaşaya dönüşebilir. Bu anlamda en çok tedirgin olan ve konuya en çok hazırlık yapan ülkenin Suudi Arabistan olduğunu gözlemliyorum.

Orta Doğu’nun geleceği açısından, sorun önümüzdeki 3 - 5 yılda çözülemeden yayılarak devam ederse; İran, Irak, Suriye ardından Ürdün ve güneyde İsrail ile Arap yarımadası dengelerine nasıl bir projeksiyonda bakabiliriz?

Arap Baharı’nın başladığı süreci, 1914’te bir Sırp’ın Avusturya-Macaristan Arşidükü Franz Ferdinand’a Balkanlar’da suikast düzenlemesiyle Birinci Dünya Savaşı’nın fitilinin ateşlenmesine benzetiyorum. Aslında biz dünya olarak uzunca süredir bir savaşın içerisindeyiz ama bu savaşın parametreleri çok farklı. Yani bombalar düşecek, silahlar patlayacak diye bekliyoruz ama öyle bir savaş değil, çok sofistike araçlarla yürütülen bir savaş bu.

Orta Doğu bağlamında buna baktığımız zaman, Transatlantik ve Transpasifik’te siyasi, ekonomik ve askerî anlamda bir bütünleşme süreci var ve 2016’da bu bütünleşme tamamlanacak. Tamamlandığında dünya ticaretinin %70’ini kontrol eden bir yapı ortaya çıkacak. NATO başta olmak üzere bunu destekleyen birçok alt argüman gelişecek, genişleyecek, güçlenecek ve yeni üyeler kabul edecek. Bunun karşısında da dünyanın geri kalanında yeni güç adayları var karşımızda; Çin, Rusya, Hindistan gibi ülkeler. Orta Doğu’nun buradaki talihsizliği şu; Batı ile Doğu arasındaki bu yeni rekabete uyum sağlayacak bir altyapısı olmadığından manipüle edildi ve savruldu.

Orta Doğu bu manipülasyon sürecini atlatamazsa ve kaos devam ederse denklemin dışında kalacak; bu rekabetin, paylaşımın, 21. yüzyılda yeniden dağıtılan dengelerin dışında kalacak! Orta Doğu’nun bu yüzyılı da kaybetmesi anlamına gelir bu. 20. yüzyılı edilgen bir konumda geçirerek kaybetti. Bu istikrarsızlığın ve kaosun önlenmesi, mümkün değilse azaltılmasında başta Türkiye olmak üzere İran’a da çok büyük bir görev düşüyor. Yaşananlar iki ülkeye, özellikle Türkiye’ye kendi merkezî anlamdaki gücünü koruması, sağlamlaştırması noktasında çok büyük bir sorumluluk ve görev yüklüyor. Çünkü Türkiye’nin olmadığı bir Orta Doğu denkleminin, çok daha kötü çok daha olağanüstü sonuçlara gebe olduğunu söylemek mümkündür. Korkarım ki Orta Doğu bu yüzyılı da bu sorunlarla uğraşarak es geçecek, en büyük risk bu.

Maliki meselesi var. Görev yaptığı süre boyunca uyguladığı “yetersiz”, “ayrımcı” politikaları dolayısıyla üst üste gelen tepkiler şu anda yaşanan durumu yarattı. Yani daha önceden IŞİD değil farklı aşiretler, benzer örgütler, El Kaide veya farklı bir takım oluşumlar da söz konusuydu. Onlar zaten sürekli olarak bu ayrımcılık üzerinden farklı eylemler gerçekleştiriyordu. Yeni yönetim Maliki’nin yaptıklarından ve yapamadıklarından ders alarak acaba IŞİD konusunun çözümünde bundan sonra Sünnilere karşı daha makul ve kabul edilebilir politikalar geliştirebilecek mi? İlaç olacak mı yeni yönetim?

Maliki sonrası Bağdat’taki yeni hükümete ve yeni başbakana bir kredi açılacaktır. Ama kişisel olarak Şiiler, Sünniler ve Kuzey’de Kürtler arasında birleşik bir Irak’ın bundan sonra barış, istikrar ve güvenlik içerisinde yaşayabileceği kanaatinde değilim. Başka formülleri tartışmak gerekiyor. Bunu isimlendirmeyeceğim ama birleşik bir devlet yapısının artık yaşatılabilir olduğu kanaatinde değilim. Lâkin bu kaos sürecinin de diğer ülkelere sıçrayacağı ihtimalinden dolayı, Irak’ın geleceği için görece farklılıklar içeren değişik senaryolar üzerinde çalışılması gerektiği kanaatindeyim.

Peki, Orta Doğu denklemine IŞİD’in girmesiyle, İsrail elini biraz daha kuvvetlendirmiş gözüküyor. Özellikle Irak’ın kuzeyinde bağımsız bir Kürt devleti senaryosuna ilk olası destek veren İsrail oldu. Netanyahu bunu da söylemleriyle dillendirdi. IŞİD’in devreye girmesiyle İsrail’in bu denklemde yeri nasıl oldu acaba?

IŞİD gibi yapılanmaları “devlet dışı aktörler” başlığı içerisinde, Batı dünyası son birkaç yıldır çok iyi çalışıyor ve inceliyor. Dolayısıyla -bunun altını çizerek söylüyorum- ortaya çıkan sürprizlere de hazırlıksız değiller. Bir komplo teorisi üretmiyorum. Ama İsrail ulusal güvenliği ve şu anki sınırlarının güvenliği anlamında bu süreç ona hizmet ediyor. Çünkü Bölge’nin istikrarsızlaşması, Bölge ordularının tasfiye edilmesi ve güçsüz hale gelmesi İsrail’in güvenliğini pekiştiriyor. Mesela İsrail’e karşı denge olabilecek düzeyde sadece Mısır’ın ve Suriye’nin elindeki kimyasal silahlar vardı. Suriye’nin elindekiler alındı biliyorsunuz ve ordusunun bir daha kendine gelmesi belki on yıllar isteyecek. Bir tek Mısır’ın elinde kaldı ama orda da darbe yapmış bir ordu var, onun da kredibilitesi düşük…

Belki de İsrail açısından olumsuz görülebilecek tek yönü; mega ideali olduğu iddia edilen ve Suriye’nin, Irak’ın kuzeyini de kapsayan, “Büyük İsrail” projesi açısından bir risk oluştu. Kuzey Irak’ın ya da Suriye’nin kuzeyindeki egemenlik noktasında IŞİD iddialı ve bu konuda mesafe kat ederse, İsrail bu açıdan çok rahatsız olacaktır. Burada inşa etmeye çalıştığı kapasite riske girecektir. Yani gördüğünüz gibi oraya bir askerî müdahale gelene kadar da kimse IŞİD’e müdahale etmedi dışarıdan. Ulusal sınırları bağlamında bütün bu süreç İsrail’e hizmet ediyor ama özellikle önümüzdeki 10 - 20 - 30 - 40 - 50 yıllık süreçler için bazı riskler oluştu. Bu anlamda da İsrail’in çok endişeli olduğunu gözlemliyoruz. Ama zaten Bölge’nin yapısı öylesine karmaşık ki, açıkçası kimin eli kimin cebinde, kim kime çalışıyor bunu stratejistlerin de bilmesi mümkün değil, istihbaratçıların da! Orta Doğu’nun yaşadığı son yüzyıl, dünya tarihindeki ilişkiler bağlamında en karmaşık durumları ortaya çıkardı. Dolayısıyla çok küçük denklemler, büyük oyunları bozabilir. Onun için merkezi sağlam tutmak ve belli prensipleri korumak gerekiyor.

( TASAM Başkanı Süleyman ŞENSOY | Röportaj | TRT Türk Haber Ajandası Programı | 06.09.2014 )

 

Diğer Yazıları
© 2018 TASAM Tüm hakları saklıdır.
Developer KILIC