ABD’nin Yeni Irak Stratejisi: Jeostratejik Zorunluluk
Dr. Nejat TARAKÇI, Jeopolitikçi ve Stratejist
Dr. Nejat TARAKÇI, Jeopolitikçi ve Stratejist
Yayın Tarihi : 5.2.2007
1. Giriş
 
ABD’nin yeni Irak stratejisi 11 Ocak 2007’de açıklandı. Baker raporuna rağmen taarruzi askeri stratejiye devam kararı alındı. Irak harekatının başlangıcından bu yana yaklaşık dört yıl geçmesine rağmen ABD, politik ve ekonomik hedeflerine ulaşamadı. Bu makalede dört yıllık başarısızlığın ve zorunlu yeni stratejinin nedenleri tartışılacaktır.
 
2. Jeostratejik Kontrol
 
İşgal planının öngürülen (18 ay) sürede bitirilememesi ve direnişin giderek artması ve genişlemesi nedeniyle kuvvet zafiyeti içine giren ABD ordusu, Irak’ta jeostratejik kontrolu kaybetmiştir.[1] Özellikle başkent Bağdat ve civarındaki bu zafiyet hem Irak hükümetinin politik gücünü ortadan kaldırmakta hem de nüfus yoğunluğunun yüksek olduğu bu bölgede yaşamı olumsuz etkilemektedir. Her iki oluşum da Irak halkı üzerinde zorunlu olarak direnişe destek psikolojisi yaratmaktadır.
 
a. Personel Yetersizliği
 
ABD, üstün ve yüksek askeri teknolojisine rağmen neden jeostratejiküstünlüğünü kaybetti. ABD’nin dört yıl önce Irak’ta başlattığı ve kısa sürede askeri hedeflerin ele geçirildiği harekatta, politik hedeflere hala ulaşılamamasının altındaki en önemli nedenlerin başında, farklı ulusal karakterlerden oluşan Amerikan askerlerinin ideolojik motivasyon eksikliği ile Irak halkının sosyo-kültürel yapısının yeterince değerlendirilememesi veya yanlış değerlendirilmesi gelmektedir. ABD Ordusu bu gün tamamen belirli ücret karşılığında sözleşmeli olarak çalışan subay astsubay ve erlerden oluşmaktadır. Erlerin büyük çoğunluğunun ekonomik sıkıntılar veya ailevi nedenlerle orduya katıldığı ve temel eğitim düzeylerinin çok yüksek olmadığı açık kaynaklardan bilinmektedir.
Yazar Jeffry E. Garten ABD’deki eğitim konusunda şunları yazmaktadır: ABD’deki kolejler ve üniversiteler hala dünya çapında büyük ilgi görürken, yüksek okulları bitirmeden terk edenlerin oranı % 25’e yaklaşıyor (siyahlar ve İspanyollar arasında daha fazla). Bu kişiler hiç bir mesleki eğitim görmüyorlar.Okulu terk edenlerin % 50’si işsiz ya da sosyal yardım görüyor. Bunların % 60’nın hapishane sakinleri arasında yer aldığı, % 87’ sinin de küçük yaşta gebe kaldığı hesaplanmıştır. 17 yaşındaki Amerikalıların % 13’ nün okuyamadığı, yazamadığı, toplama çıkarma bilmediği anlaşılmıştır. Yetişkin nüfus içinde fonksiyonel cehalet daha yüksektir. (1992 de Japonya Meclis Sözcüsü, ABD’deki işçilerin % 30 nun okuma bilmediğini söyleyerek ABD’de büyük öfkeye yol açtı. Gerçekte bu oran daha da fazlaydı.) Özellikle çarpıcı bir sorun ABD gençliğini ilgilendirmektedir. Günümüzde 5 Amerikalı çocuktan biri yoksulluk içinde yaşamaktadır.[2]
 
ABD ordusunun 2005 yılında, Irak ve Afganistan’daki birliklerini yenilemek için, 101 bin 200 yeni personele ihtiyaç duyduğu açıklanmıştı. Bunun anlamı ordudaki 7.500 askere alma memurunun her ay en az iki kişiyi oduya girmek için ikna etmesini gerektiğiydi. Ordu hedeflerinde son 5 yılda ilk kez geçen ay aksama olurken yedeklerde Ekim 2004 ayından beri askere alma hedeflerine ulaşılamamıştır. Deniz piyade alımlarındaki hedeflerde ilk defa Ocak 2005’te aksama meydana gelmiştir. Irak Savaşı nedeniyle, orduya girme konusunda yaşanan isteksizlik, askerliğe kabul kriterlerinde de gevşemeye neden olmuştır. 1998’den bu yana ilk defa standartlar düşürülerek askere alım yaşı 39’a çıkarılırken, lise diploması olmayan binlerce kişinin orduya alınmasına da başlanmıştır.[3]
 
b. Irak’taki Sosyo-Kültürel Yapının Hatalı Değerlendirilmesi
 
Irak savaşının hukuki altyapı eksikliği,  İngiltere dışında Irak savaşına politik ve askeri destek veren ülkeleri başlangıçta çok sınırlı sayıda tuttu. Daha sonra savaşın içinde yaşananlar ise destek vermeyen ülkelerin ne kadar haklı olduğunu ispatlarken, destek veren ülkelerin önemli bir kısmı da pişmanlık duydular. İşte olumsuz uygulamalardan sadece basına yansıyan bir kısmı: Harekatın sona ermesinden bir yıl sonra Irak’ta Felluce bölgesinde, kontol altına alınamayan olaylar sonrasında, bölgede 24 saatten fazla süren bir bombardıman gerçekleştirmiştir. Aynı ateş gücüne Necef’teki hedeflere karşı 14-15 Mayıs 2004 günleri de başvurulmuştur. Daha sonra Türkmen bölgesi Telafer’deki kontrolsuz güç kullanımı, Ebu Garip hapishanesindeki insanlık dışı uygulamalar bunları takip etmiştir. İşgal edilen bir ülkede barışı yeniden kurmanın tek ve en önemli şartı halkın güveninin kazanılmasıdır. ABD’nin taarruzi doktrini çerçevesinde harekatın başlangıcında uygulanan ağır bombardıman, Irak’taki su, elektrik, ulaşım, barınma gibi alt yapıyı büyük oranda kullanılamaz hale getirmiş, harekatın başlamasından bu yana dört yılı aşkın bir zaman geçmesine rağmen halkın fiziki ihtiyaçları hala tam anlamıyla karşılanamamıştır. Bu yetersizlik işgale karşı ilk tepkilerin ateşleyicisi olmuştur. Irak harekatı, ABD tarihinde Müslüman bir ülkeye karşı yapılan ilk işgal harekatıdır. Harekat öncesi şüphesiz ülkenin, sosyo-kültürel, demografik, dini, etnik, coğrafi analizleri detaylı olarak yapılmıştır. Ancak buna rağmen bu gün Irak’ta hala kontolün sağlanamaması ve kanlı bir diktatörden kurtardıkları Irak halkının desteğinin kazanılamamasının altında üç ana sebeb olduğu değerlendirilmektedir.
 
  • Harekat öncesi yapılan analizlerin hatalı veya eksik olması,
  • Analiz sonuçlarının uygulayıcı askerlere anlatılamaması,
  • Uygulayıcıların güvenlik öncelikleri nedeniyle yaptıkları hatalar
ABD gibi yüksek teknoloji ile dünyanın en iyi uzman ve kaynaklarına sahip olan bir ülkenin, harekat öncesi yeterli analizleri yapmadığı söylenemez. Yalnız bu analizlerde, Irak halkının tarihsel, dini, yaşam kültürü ve aile yapısından kaynaklanan çok ince ancak çok önemli bazı bilgilerin gözden kaçırıldığı tahmin edilmektedir. Bunlardan, aile içindeki erkeğin konumu, evin, ailenin, kadının ve kızların mahremiyeti, Musevilik ve Hristiyanlık’ta olduğu gibi İslamiyetteki kısas uygulaması, namus ve iffet kavramlarının yeterince değerlendirilemediği anlaşılmaktadır. Nitekim, 1 Mayıs 2003’ te harekatın resmen sona erdiğinin açıklanmasından sonra, Saddam yanlılarının aranması ve yakalanması operasyonlarında televizyonlara da yansıyan, gece evlerin yatak odalarına girilmesi, kadın çocuk ve diğer aile fertlerinin gözü önünde aile reislerinin tekmelenmesi, aşağılanması olayları bu gidişatın ateşleyicisi olmuştur. Hem bu muameleye maruz kalanlar ve akrabaları, hem de bunları seyreden Irak halkının ABD’nin ülkesine demokrasi ve barış getireceğine artık bir daha inanmasının mümkün olamayacağı, ABD yetkililerince gözden kaçırılmıştır. Aynı uygulamalara pervasızca devam edilmiş, başlangıçtaki basit şiddet ve aşağılama olayları, Ebu Garip Cezaevindeki olaylarla dünyaya yayılan bir nefret dalgasına dönüşmüştür. Ne yapılırsa yapılsın, baskı ve korku ile bir takım uygulamalar kabul ettirilebilirse de, artık, ABD’nin Irak halkının hiç bir kesiminde müteakip uygulamalarının iyi niyetli olduğuna dair bir kanaat oluşturmasına imkan bulunmadığı düşünülmektedir. Irak’taki ABD uygulamalarının yanlışlığı en yakın müttefiki olan İngiliz ordusunda görevli Tuğgeneral Nigel Aylwin Foster tarafından ABD Kara Kuvvetlerinin yayın organı Military Review dergisinde yayınlanmıştır. Bu makalede general Foster; ABD’nin uygulamalarının, halkı koalisyondan uzaklaştırdığını ve sorunların yaşanmasına yol açtığını, askerin son derece ciddi bir cehaletle olaylara yaklaştığını, yaptıklarının doğru olduğuna inandırıldığını ve kötü yönetildiğini, ABD askerinin bulunduğu toprakların kültürüne karşı hassasiyet göstermemesinin ve hatta bunu kurumsal bir ırkçılığa dönüştürmesinin Irak’taki direnişin ateşleyicilerinden olduğunu ifade etmiştir.[4]
Başta ABD Başkanı Bush, Savunma Bakanı ve bütün yetkililer Ebu Garip hapisanesindeki olayları kınamışlar ve sorumluların cezalandıracaklarını söylemişlerdir. Bu örnek, ordunun yaptığı kontrolsuz uygulamaların politikacıları ve ülkelerini ne hale soktuğunun en çarpıcı ve acı bir örneğini oluşturmakta ve  “Bir milletin şerefi cephedeki askerin sırtındadır ” özdeyişini doğrulamaktadır.
 
c. ABD Irak’ta Kalmaya Mahkum
 
ABD hatalı strateji ve uygulamaları ile sadece Irak’ın değil tüm Ortadoğu’nun daha da istikrarsızlaşmasına neden olmuştur. Bu gün gelinen aşamada, ABD’nin Irak’tan çekilmesi halinde sadece politik ve ekonomik hedeflerinden olmak bir yana, bölgedeki kuvvet dengeleri daha da bozulacak ve ABD’nin yeniden müdahelesini gerektirecek durumlar doğabilecektir. ABD’nin Irak’ta kalma nedenlerini oluşturan stratejik faktörler aşağıdadır.
 
Birinci Stratejik Faktör: Arap Yarımadası’nın ve İsrail’in Güvenliği
Irak’ta 1920’de Kral olarak ilan edilen Mekke Emiri’nin oğlu Faysal’dan bu yana, yani 86 yıldır Sünni kökenli bir idare mevcuttur. Çoğunluğu Şii olan Irak’taki bu mezhebe dayalı yönetim, bir yandan Sünni Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerinin güvenliği için bir sigorta fonksiyonu yaparken, diğer yandan çoğunluğu Sünni olan Suriye’nin Şii yönetimine ve İran’a karşı da politik bir denge sağlamaktaydı. Saddam’ın devrilmesi ve Şii çoğunluğa dayalı bir yönetimin iş başına geçmesi, Ortadoğu’daki 86 yıllık bu mezhebe dayalı politik dengeyi tam merkezden bölmüştür. Bu oluşum, İran üzerinden hem Arap Yarımadası’na hem de Lübnan üzerinden İsrail’e uzanan yeni ve kesiksiz bir Şii zinciri yaratarak İran’ın etki alanını genişletecektir. Bu nedenle, ABD’nin Irak’tan çekilmesi durumunda Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin güvenlik sorunları doğrudan; İsrail’in ki ise dolaylı olarak artarak zaman içinde son derece tehlikeli bölgesel çatışmalara neden olabilir.
 
İkinci Sratejik Faktör: ABD ve Batı’nın Enerji Güvenliği
ABD, Irak’taki varlığı ile İran hariç tüm Ortadoğudaki petrol kaynaklarını kontrol edebilecek jeostratejik bir pozisyon kazanmıştır. ABD, Vietnam’da komünist ideolojiye karşı nüfuz mücadelesi verdi. Vietnam’ın, stratejik önemi dışında, ABD’nin yaptığı masrafları karşılayacak kaynakları yoktu. Irak’ta ise kendisi ve stratejik ortaklarının enerji güvenliği için çarpışıyor. Irak’ta bunun bedelini ödeyecek kaynaklar var. Bugüne kadar yapılan 500 milyar dolara yakın harcamalar geri alınacak. ABD, 1991 Körfez Savaşı’na katkı payı olarak diplomatik baskı ile Japonya ve Almanya’dan da 10 milyar dolar almıştı.[5] Yeni petrol yasası Amerikan şirketlerinin 30 yıl süre ile petrol gelirlerinin % 75’ni almasını öngörüyor. Gerek bu paranın geri alınması gerekse petrolün sadece ABD ve müttefiklerince kullanılmasının sağlanması için ABD’nin Irak’ta kalarak askeri gücün yardımıyla politik kontrolu sürdürmesi gerekmektedir.
 
Üçüncü Stratejik Faktör: İran ve Suriye’nin Kontrolu
300.000 den fazla bir askeri güç ile Irak’ta konuşlanmış olan ABD, İran ve Suriye ile komşu konumuna gelmiştir. Bu durum, ABD’nin Soğuk Savaş yıllarını da içine alan yaklaşık yarım asrı geçen bir zamandır hayalini kurduğu bir rüyanın gerçekleşmesidir. Bu jeopolitik değişim, ABD’nin Kafkasya ve Orta Asya stratejileri ve planları için son derece elverişli jeostratejik, ekonomik ve politik avantajlar sunmaktadır. Irak’ın en emniyetli ve en uygun coğrafyası olan kuzey Irak’ta kendisine tabi bir devlet kurmayı başarmıştır. Bu coğrafya, Türkiye ile birlikte ABD’nin global ve bölgesel plan ve stratejileri için çok uygun bir yığınaklanma ve çıkış noktası oluşturmaktadır.  
 
d. ABD Stratejisinin Ana Hedefleri ve Risk Faktörleri
 
  • 1991 Körfez Savaşı’ndan sonra fiilen sağlanan Kürt-Arap bölünmesinin sürdürülmesi ,
  • Şii – Sünni ve Şii - Şii (Sistani-Sadr) birleşmesinin önlenmesi,
  • Irak’taki politik kontrolun sürdürülebilmesi için Bağdat ve civarının güvenliğinin sağlanması,
  • İran’dan Arap Yarımadası’na ve İsrail’e uzanan Şii zincirinin kırılması
  • İran ve Suriye üzerinden Irak’a yapıldığı iddia edilen lojistik desteğin kesilmesi
 
ABD’nin Irak’ta Jeostratejik Kontrolu tekrar sağlaması için Başkan Bush 20.000 civarında takviye birlik gönderilmesini kararlaştırmıştır. Ayrıca 2 tugay çapında yaklaşık 3000 kişilik bir Kürt peşmerge gücünün de Bağdat civarındaki güvenlik operasyonlarına katılması planlanmıştır. Bu katılım iki yönden önem arzetmektedir.
  • Birincisi, 1991’den bu yana koruma altına alınarak, bugün devlet kurma durumuna getirilen Kürtlerin de, artık ellerini taşın altına koymaları zamanının gelmesi ve bu korumanın bedelini ödemeleridir.
  • İkincisi, Kürtlerin (Sünni) Araplara( Şii+Sünni) karşı kullanılmaları ile Irak’taki etnik ve mezhepsel bölünmenin derinleştirilmesidir. ABD için Irak’taki en tehlikeli risk faktörü, etnik ve mezhepsel bölünmelerin üzerine çıkacak bir anti-işgalci/Amerikancı ideoloji etrafındaki bir birleşmedir. Saddam’ın ölmeden önce ifade ettiği    “bölünmeyin, birleşin” söylemi bu stratejinin hala uygulanabilir olduğuna inandığını göstermektedir. Halen direnişçiler hem Irak hükümet kuvvetlerini hem de Amerikan ordusunu hedef seçmektedirler. Hedefin sadece işgalciler üzerinde odaklanması halinde, Irak ABD için yeni bir Vietnam haline gelebilir.
e. Uluslararası Politik Ortam ve Güç Dengeleri
 
ABD, ekonomik, teknolojik ve askeri açıdan dünya liderliğini sürdürmektedir. ABD’nin  Irak stratejisi hakkında diğer global aktörlerin (Almanya, Fransa, Çin ve Rusya), insan hakları da dahil olmak üzere en küçük bir eleştiriden dahi kaçınmaları, bu gücün büyüklüğü ve etkisini açıkça göstermektedir. Almanya ve Fransa, artan enerji güvenlikleri ve Ortadoğu pastasından gelecekte alacakları payın beklentisi nedeniyle son iki yıldan bu yana tekrar ABD dümensuyuna girmişlerdir.Bunda Rusya’nın son dört yıldan bu yana uyguladığı milliyetçi ve korumacı ekonomik uygulamalar ile Avrupa’ya gaz akışının kesilmesinden doğan güvensizliğin de önemli rolü bulunmaktadır. Tek karşıt aktör görünen Rusya’nın ekonomik ve askeri gücü, ABD karşısında kararlı bir duruş sergilemeye yetmemektedir. 2017 yılında Kırım’dan çekilmesi gereken Rusya’yı yeni bir askeri kıskaç beklemektedir. Bu nedenle Rusya kendi bölgesi ve arka bahçesindeki statükoyu korumaya çalışmaktadır. Çin, ABD’nin kontrolundaki dünya finans düzeninin kendi aleyhine kullanılmasından çekinmektedir. Bu gün için askeri gücü sadece bölgesel alan için yeterlidir ve kısmi bir taarruzi kabiliyete sahiptir. ABD, Avrupa’nın bağımsız ve etkin bir güç merkezi haline gelmesini önleyebilecek siyasi, ekonomik ve askeri mekanizmalara sahiptir. Bunu Soğuk Savaş’tan bu yana geçen 15 yıldır ustaca kullanmaktadır. Almanya gevşek bir anayasa modeli ile son defa AB’nin gerçek bir siyasi birlik oluşturmasını denemeye karar vermiştir. Sonuç olarak, maalesef, halen ABD’nin Ortadoğu strateji ve planlarını engeleyebilecek bir karşı güç bulunmamaktadır. Bu aşamada en etkin güç, Irak’taki fiili direnişi dört yıldan beri sürdürenlerdir.
 
3. Yeni Stratejinin Türkiye’ye Etkileri
 
  1. Irak’ta sıkışan ABD’nin Kürtlere olan gereksinimi daha da artmıştır. Bu nedenle gerek PKK ile mücadelede, gerekse Kerkük sorununda Kürtlerin rıza göstermediği bir çözüme ABD’nin yanaşması mümkün görülmemektedir. Merkezi Irak hükümetinin kuzey Irak’taki PKK ile mücadele etmesi halihazır şartlarda mümkün değildir. PKK ve Kerkük sorununun bu aşamada çözüm adresi ABD ve kuzey Irak’taki yeni oluşumdur. Bu nedenle ABD rızası veya dışında uygulanabilecek diplomatik, ekonomik, ticari veya askeri her türlü gücün tatbik noktası, Kürt bölgesidir. Türkiye’nin hedefi; hangi statüte olursa olsun, kuzey Irak’taki Kürt oluşumunun cazibe merkezi olmasını önlemek ve Türkiye’nin ekonomik ve politik kontrolunda kalmasını sağlamak olmalıdır. Kürtlerin de, varlıklarının korunması ve sürdürülebilmesi için Türkiye’ye muhtaç olduklarının bilincinde olmaları bir gerekliliktir.
  2. Türkiye’nin kendi güvenliği ile ilgili olarak tek taraflı olarak uygulayabileceği önlemler şunlar olabilir:
-         Mersin ve İskenderun limanları üzerinden Irak’a yapılan transit ticaretin kısıtlanması/ engellenmesi veya bu taşımacılığın sadece Türk gemilerince yapılmasının sağlanması,
-         Habur gümrük kapısının kapatılması,
-         Irak’a verilen elektriğin miktarının ve fiyatının gözden geçirilmesi,
-         Türk müteahhitlerinin Irak’taki işlerinin durdurulması,
-         Ticari uçuşları için hava sahasının kullandırılmaması,
-         Sınır ticaretinin kaldırılması,
 
  1. Türkiye için en kötü senaryo, bölgedeki Şii zincirinin kırılması için, güç kullanımının Suriye ve İran’a sıçramasıdır. Bu aşamada Türkiye’nin ekonomik, lojistik, güvenlik, tıbbi ve insani yardım boyutlarıyla bu gelişmelerin dışında kalması beklenemez. Çatışmalara sürüklemek amacıyla, Türkiye’nin kontrolsuz ve provokatif saldırılara maruz kalma olasılığı da düşünülmelidir.
 
4. Sonuç
  • Türkiye’nin etrafındaki siyasi ve askeri dengesizlik giderek artmaktadır. Bölgedeki gelişmeler, Birinci Dünya Savaşı sonrası gelişmeleri andırmaktadır.
  • Türkiye, doğrudan düşmanca bir uygulama ve politika ile karşı karşıya kalmadıkça, uluslararası politik, ekonomik ortamdaki ABD hakimiyetini mutlaka dikkate almalı ve ilişkilerini gerginleştirecek girşimlerden kaçınmalıdır.ABD’nin bölgedeki politikalarını kendi güvenliğini ve bölgesel ilişkilerini zor duruma sokmayacak derecede desteklemeli ve bu konudaki kısıtlamalarını ABD’ye anlatmalıdır. Aşırı baskı ve dolaylı tehdit olarak algılanabilecek istekler olursa, bunlar gizli bırakılmamalı uygun bir şekilde, Türk ve dünya kamuoyu ile diğer global aktörlerle de paylaşılmalıdır. Bu kabil istekler TBMM kararlarıyla reddedilerek millete mal edilmelidir.
  • Türkiye, Irak’ın bölünmesi halinde yeni oluşacak siyasi coğrafya kapsamında, sınır güvenliği nedeniyle Türkiye-Irak sınırında uygun derinlikte bir sınır düzeltmesi talep etmelidir.
  • Türkiye, PKK ve diğer güvenlik konularında NATO’yu devreye sokmayı düşünmelidir.
  • Türkiye, Atatürk’ün vasiyeti olan, “savaş zaruri olmalıdır” söylemini dikkate alarak bölgedeki çatışmaların dışında kalmaya ve tarafsız olmaya çalışmalı, milli sınırlarını en iyi şekilde korumalıdır. En kötü ekonomi ve en kötü idare bile savaştan daha iyidir. Bunun en canlı örneği Irak’tır. Türkiye ekonomisinin bugün için uzun süreli savaş durumunu sürdürecek bir güce sahip olmadığı değerlendirilmektedir.
  • Sadece, din,mezhep ve etnik yapıya dayalı devletlerin kalıcı olamayacakları, ideoloji ve millet bilincinin gerekli olduğu anlaşılmıştır. Bugün, ne mutlu bize ki, Kemalist ideoloji ve karma ekonomik sistem sadece ülkemiz için değil, aynı zamanda tüm dünya için küreselleşmeye karşı en iyi koruma ve çözüm yollarını sunmaktadır.
 

[1] Bu tabir, askeri açıdan inisiyatifi kaybetme ve savunmada kalmak anlamını taşımaktadır.
[2] Jeffry E. Garten Soğuk Barış 1992 s. 219-220
[3] Cumhuriyet Gazetesi 28 Mart 2005 Dış Haberler Servisi
[4] Milliyet Gazetesi 13 Ocak 2006 s.10
[5] Jeffry Garten, Soğuk Barış 1994 Sarmal Yayınevi s. 179
Diğer Yazıları
© 2018 TASAM Tüm hakları saklıdır.
Developer KILIC