Deniz Ufkunda Kaybolmak
Dr. Nejat TARAKÇI, Jeopolitikçi ve Stratejist
Dr. Nejat TARAKÇI, Jeopolitikçi ve Stratejist
Yayın Tarihi : 10.3.2013
Deniz Ufkunda Kaybolmak

Denizdeki insanın, zaman kavramı çok farklıdır. Gemi, deniz ufkunda kaybolduğu zaman, geride kalanlar, içindekileri başka bir zaman boyutuna uğurlamış olurlar. Denizciler için saatler, dakikalar ve günlerin önemi yoktur. Denizci için gerçek zaman, evine tekrar dönene kadar geçen süreden ibarettir. Ancak duygusal zamanın sınırları yoktur. Onlar için zaman, evden ayrılış ve dönüştür, iki koklayış, iki öpücük arasıdır, sevgi sözcüklerinin uzunluğudur, sarılışın sıcaklığıdır. Sefer sırasında, denizcinin duygusal zaman kavramı, gerçek zaman içinde mayalanarak kabarır ve genişler. Ama deniz ona, sürekli olarak sabırla beklemesini fısıldar. Aslında geride kalanlar için de durum çok farklı değildir. Onlar da gerçek zamanı genellikle farketmezler. Onlar da özlem, hasret ve umut içinde günlük hayatlarındaki gerçek zamanı diledikleri gibi yaşayamazlar. Ama onlar, sanki hiç ayrılmamış gibi, mesafeleri  hiçe sayan duygusal bir iletişim içindedirler.

Her sokak başında gidenleri görecek gibi olurlar. Her telefonun zili onlardır. Mavinin her tonu onları hatırlatır. Bekleyenle gidenin ortak zamanı, kavuşmaya kadar uykuya yatmış gibidir. Çünkü birlikte bir yaşama dönüşmeyen, dile getirilemeyen, duyulamayan bir sesin, hissedilemeyen bir duygunun ne önemi olabilir ki?  Bu nedenle denizciler hiç bir zaman plan yapmazlar. Çünkü deniz planlamaya izin vermez. Denizci, evinin kapısının zilini çalıncaya, hatta tanıdık bir yüz görünceye kadar kendisini denizden dönmüş saymaz. Bunun nedeni deniz ortamının farklılığıdır. Deniz ortamı karadan çok farklıdır. Risk ve tehlikeleri süreklidir. Bu nedenle denizde insanın en büyük yardımcısı kendisidir ve yardım alabileceği şartlar çok nadirdir. Denize çıkmadan önce bütün tedbirleri alanlar iyi denizci olurlar ve denizle olan doğal mücadeleyi kazanabilirler. Bu bağlamda deniz, insanın kendine güven ve saygı duymasını sağlayan en uygun ortamdır. Bu ortamda yalnız kalan ve kendini tehlikede hisseden insan, genellikle hayatını ve yaşamı da sorgulamaya başlar. Bulabildiği her cevap, onun geleceğinde uygulayacağı kriterleri oluşturur, beyninin kıvrımlarında yer eder. Denizciliği meslek olarak yapmayan bir çok insan denizin kenarında yaşadığı halde onu fark edemez. Onu fark etmek için yürek ve bilgi gerekir.

Denizin patronu ve kontrol makamı rüzgardır. Rüzgar denizin ruhudur. Rüzgar olmasaydı, denizlerin kıtaları bağlayan beton yollardan hiç bir farkı kalmazdı. Üzerinde koloniler kurulup yaşanabilirdi. Ama denizin ruhu ve canı olan rüzgar var. Bizler de ona uyum sağlamak zorundayız. Ülkemizde denizi, sıcaklarda bir serinletici ve tenlerini bronzlaştırmak için bir vasıta olarak görenler maalesef çoğunluktadır. Bir çoğumuz da denizi onun balığını yerken hatırlarız. İnsanlığın yaşamının, deniz akıntılarına ve rüzgarlara bağlı olduğunun kaç kişi farkındadır? Deniz, bir kara canlısı olan insana yabancı ve ürkütücü gelir. Kısa veya uzun, zorunlu deniz seyahatlarında gözümüz karadadır. Bir an önce inmek isteriz. Çünkü bizler denizin kenarında yaşadığımız halde ona yabancı olmaya şartlandırılmışızdır. Kadınlar en rahat doğumu suda yapıyorlar. İnsan suya doğabiliyor. Bir yaşına gelmemiş çocukları suya bıraktığınızda çoğunun yüzdüğünü görebiliriz.

Çocukluktan itibaren onları denizle kucaklaştırabilirsek, hiç şüpheniz olmasın, ebeveynleri gibi denizin her halini seveceklerdir. Türkiye olarak denizcilik alanında yapacak çok işimiz var. En büyük hayalim, deniz ve göl kıyısında yaşayan kız erkek, her Türk çocuğunun yelken kullanmayı öğrenmesi.  Altı yüz senelik Osmanlı Devleti ve 90 yaşındaki Türkiye Cumhuriyeti neden denizci bir devlet olamamamıştır sorusunun, aslında yıllardır dillere pelesenk edilen bir tek cevabı vardır. Türk milletinin denizcilik geleneği ve kültüründen yoksun olmasıdır. Sorunu ve çözümünü bilmek de bir işe yaramıyor. Yola düşmek gerek.

 

Diğer Yazıları
© 2018 TASAM Tüm hakları saklıdır.
Developer KILIC