Türkiye’nin Bölgesel Güç Olma Hesapları
Sema KALAYCIOĞLU
Prof. Dr. Sema KALAYCIOĞLU
Yayın Tarihi : 29.8.2012
Türkiye’nin Bölgesel Güç Olma Hesapları

Türkiye uzun bir süredir bölgesel güç olma iddiasında. Toplam Gayri Safi Yurtiçi Hasıla değeri itibarı ile dünyanın ilk 20 ekonomisi içinde yer aldığından beri, kişi başına değer, gelir bölüşümü ve beşeri kalkınma indekslerindeki yerini göz ardı ederek bunu istiyor. Onun için de birileri, bunlara ilaveten toplumsal ve siyasi sorunları da hesaba katarak, zaman zaman “siz önce evinizin içini düzeltin” diyiveriyor. Tabii değme güçlerin veya super güçlerin, hatta bu uyarıda bulunan pek ülke yetkililerinin de önce evlerinin içine bakması gerek. Oysa hak etsin veya etmesin birçok ülke, küresel veya bölgesel bir güç olmaya öykünüyor. Tabii Türkiye de.


Güney Kore dururken Türkiye Neyine Güveniyor?

Türkiye, böyle bir iddia ile yelkenlerini şişirirken, elbette 2001 krizini atlatmanın kazandırdığı özgüvene, yıllardır hızı düşse bile pozitif ekonomik büyümesine ve bunun dayandığı sınai büyümeye sırtını yaslıyor.

Oysa Güney Kore, Türkiye’den 3 kat daha büyük yani 32000 Dolar kişi başına gelirine, gelir bölüşümü ve beşeri kalkınma ölçüleri açısından daha az sorunlu bir ülke olmasına rağmen bölgesel bir güç olma iddiasında değil. Böyle bir iddiaya kaynak israf etme hevesi de yok.  Ekonomik büyümesi çok daha sürdürülebilir durumda. Çünkü dayandığı sınai büyüme, dünya pazarlarında at oynatan 27 marka ile beslenmekte.

Ama Türkiye tüm başarılarına rağmen, başarının sürekliliğini teminat altına alacak kaç markaya sahip? Biz de Samsun var. Ama Samsung yok. Ne bir Kia’mız, ne de Daihatsu’muz var. Ben tam marka yaratmaya hevesleneceğiz derken, biz mesnedi nahif bir güç gösterisine gönül koyduk.


Bölgesel Güç Olmanın Ölçüleri ve Türkiye için Geçerliliği

Bölgesel bir ekonomik güç olmak için önce güçlü bir ekonomi gerek. Ama bundan öteye bazı ölçüler*  var. Bunları, Türkiye’nin de her biri ile ilgili konum ve tavırlarını değerlendirerek sırası ile inceleyelim:

Kendi ulusal kimliği ile tanımlanmış bir bölgenin parçası olmak: Türkiye, özellikle son yıllarda ve AB hayalleri hüsran ile sonuçlandığından beri, siyasi iktidarın tercihi ile kendini Orta Doğu’nun bir parçası olarak görmeye başladı. Kendini Orta Doğu ve onun sorunları ile özdeşleştirmenin maliyetini, faydası ile karşılaştırmadan bunu yapmanın riskini de üstlendi. Ancak, halkımız acaba kendini Orta Doğu ile ne kadar özdeşleştiriyor, Türkiye’yi Orta Doğu’nun bir parçası olarak görüyor mu, görmüyor mu bunu bilmiyoruz. Bütün bunların ötesinde, Orta Doğu zaten iyi tanımlanmış bir bölge değil. 

İddiası olduğu Bölge ile İyice Bütünleşmiş Olmak: Bu da bölgesel güç olmak için önemli bir koşul. Ama Türkiye artan ekonomik ilişkilerine rağmen Orta Doğu ile hala mütevazı ekonomik ve ticari ilişkileri olan bir ülke. Evet, kültürel benzerlik, en azından Türkiye’nin özellikle Güney Doğu Anadolu bölgesi için geçerli. Ama bunu her bölge için ne söylemek mümkün değil. Birçoğumuzun kalbi hala Balkanlar’da atar. Orta Doğu’da değil. Din birliği mi? Bölgede bulunan her ülkenin kendi içinde din ayrışırken, insanları bölerken, din Türkiye ve Orta Doğu için ortak bir payda olarak kabul edilebilir mi?

Bir Bölgesel Güç Öz imgesi ve buna Dayanan Güç İddiası Yaratmak: Belki Irak yüzünden hala rahat etmeyen ABD nin Orta Doğu’dan çekilme arzusu ve AB nin Türkiye’ye “gönlündeki aslanlara” AB dışında bir amaca odaklanma niyeti ile verdiği destek etkili olmuştur. Ama Türkiye, önce sıfır sorun ve başarısı tartışılır arabuluculuk girişimleri, sonra, kendi yarattığı ve/veya taraf olduğu “dipsiz ambar” Orta Doğu sorunları ile kurduğu ünsiyet nedeni ile bir bölgesel güç olma iddiası taşır görünümde.  

Bölgenin Coğrafi Uzantısında ve Hatta Onun İdeolojik Yapısında Kararlı Etki Yaratma Israrında Olmak: Türkiye 2005 yılından itibaren özellikle Orta Doğu ve hatta onun uzantısı olarak düşünebileceğimiz Kuzey ve Sahra Altı Afrika’da ekonomik, sosyal ve siyasi faaliyetlere taraf olmaktadır.  Afrika yardımlarının insani ve siyasi etkileri azımsanamaz ve çok değerlidir. Neyse ki koşullar Kuzey Afrika yani Magrib’de fazla ileri gitmesine fırsat vermedi. Zaten kendisi bir bölgesel güç olma iddiasında bulunan Mısır’da nerede durması gerektiğini birileri telkin etti de böylece  “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmadık”. Israrları, Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de az daha krize sürükleyecekken, neyse ki sağduyu galip geldi de eski bir gemi ile doğal gaz aramayı sorun etmekten vazgeçtik.

Ama ya Suriye? İşte orada hala, kendisi canavarlaşmış bir ülkeye karşı  “tek dişi kalmış canavar” gibi hareket ederken, kendi ülkemizi yangından korumak değil, yangına körükle gitmek, mesnedi nahif bir güç iddiası değil de nedir? Üstelik bir de bunu Sünni-Alevi ideolojik ayırımı temelinde uygulamaya çalışmak üstümüze vazife midir?

Yüksek Düzeyde bir Bölgesel Güvenlik Gündemi Belirlemiş Olmak: Sınırlar dolayısı ile bu ölçüt Türkiye için her zaman geçerli olan bir ölçüttü. Bence, bölgesel güç iddiası açısından Türkiye için bir iddia destekleyici işleve sahip değil. Tam tersine, Türkiye, güç iddiası dozunu arttırdıkça, açık ve gizli bir biçimde komşularının tahrik ettiği terör ile güvenlik gündemini daha da kapsamlı tutmak, buna kaynak ayırmak ve başta genç insan olmak üzere kaynak yitirmek durumunda kalıyor.

 

En Önemlisi Genel Kabul ve Takdir Eksikliği

Bir ülkenin iyi tanımlanmış bir bölgede ve o bölge ile kendini özdeşleştirerek bölgesel güç olması için, genel olarak bölge ülkeleri ve özel olarak o bölgede bulunan diğer bölgesel güçler tarafından takdir ediliyor ve kabul edilir olması gerekiyor. Şimdi son zamanlarda Arap Orta Doğu’da ortaya çıkar gibi gözüken Türkiye hayranlığını ve “aman gelin bizi yine kurtarın” söylemlerinin aldatıcılığını bir kenara bırakalım. Türkiye bölgesel güç iddiası açısından, yine kendisi gibi “kerameti kendinden menkul” birçok ülke ile kıyasıya rekabet etme durumundadır. Evet, İran petrol ve Doğal gaz zenginidir. Ama O da bir Güney Kore değildir. Mısır ve şimdi kim kazanırsa kazansın yıllarca kendini toparlayamayacak olan Suriye de Türkiye için her zaman rakip olmuşlardır. Bunlar bileğini Osmanlı’nın bile bükemediği İran hariç, eski Osmanlı topraklarında bulunan ülkeler olup, siyasileri iddiayı bıraksa, halklar tarihi deneyimlerle izin vermez. Nitekim Suriye ve Lübnan’da(Mısır için de geçerli) etkin Ermeni azınlıklar, muhtemel Türkiye niyetlerine, siyasi ve askeri kesimleri dışında tepki vermektedir.

 

Yanlış Hesap Şam’dan Dönmesin de

Türkiye Orta Doğu coğrafyasında, bölgesel bir güç olarak asla ve kat’a takdir ve kabul beklemesin. Kurduğu ve kuracağı iktisadi ve ticari ilişkileri, rasyonel düzeyde tutmaktan öte bir amaç için kullanmasın. Çünkü hepsi yüzüne patlar.

Türkiye elektrik ve suyu kesemez. Bunlar insani önemi olan bağlardır. Ama bence Türkiye özel sektör bağlantılarını da siyasi yaptırım amacı kullanırken veya etkilerken dikkatli olmalıdır.

Şimdi Türk Telekom, eğer şimdi Suriye’de telefonları susturuyorsa, o meşhur “privatisation of peace”, yani barışın özelleşmesine ne oldu? Bundan sonra iletişim ve haberleşme sektörlerinde yabancı yatırımcı olarak bize kim güvenir? Güvenilmeyen ülke bölgesel güç olur mu? Onun şirketine güvenilir mi? “Özeli siyasileştirmek”, şimdi geleceğe iyi bir yatırım mı? Peki ya biz siyasi çatışma sırasında hayatı felç edebilecek yabancı yatırımcıya güvenir miyiz?

Türkiye bu oyunu bence daha iyi oynayabilirdi. Ulusal menfaatlerimiz bunu gerektiriyordu. Biz Bağdat’tan dönmesin diye Irak işine bulaşmadık. Şimdi risk yanlış hesabın, Şam’dan, Halep den dönmesi.

 

* The German Institute for Global and Regional Studies Ölçütleri. Bknz. http://en.wikipedia.org/wiki/Regional_power

 

Diğer Yazıları
© 2018 TASAM Tüm hakları saklıdır.
Developer KILIC