Balkanlardaki Hayalet ve Bir Hayal
Sema KALAYCIOĞLU
Prof. Dr. Sema KALAYCIOĞLU
Yayın Tarihi : 17.5.2012
Balkanlardaki Hayalet ve Bir Hayal

“Zaman her şeyi unutturur” veya “ hafıza-ı beşer nisyan ile maluldür” gibi sözleri çok duyarız.  Ama öyle şeyler var ki tarih unutmuyor veya unutturmamaya azimli gözüküyor. Biz bunu pek çok örnekte görüyoruz. Görmesek anlamasak bile sık sık hatırlatılıyoruz. Burada hatırlayan da, hatırlatılan da tarihin öğretileri ile geçmişin tuzağına düşmekten kurtulamıyor. Tarih bugünü ve geleceği adeta esir alıyor.

 

Savaşın Değil, Tarih Esiri Olmak

TASAM’ın düzenlediği “100. yılında Balkan Savaşları” konferansı yapılalı nerede ise bir ay oldu. Bu kapsamlı konferansın amacı 1870 lerin sonundan beri Balkanlar da esen sert rüzgârları anlamak ve ortak acıların üzerinden geçen 100 yılı aşkın bir dönemi geride bırakırken, erişilen uzun soluklu barış döneminde ve gelecekte birlikte neler neler yapabileceğine dikkat çekmekti. Temel misyon, elbette geleceğe yönelik bir barış içinde yaşam çağrısıydı. Ama bu arada  “unutulmayanı, unutulmayanları ve hiç unutulmayacakları” hatırlamamıza vesile oldu.

 

Bir Fantezi’nin Yarattığı Gerçek Endişe

Türk televizyon dizilerinin geniş bir coğrafi alanda elde ettiği izlenme başarısı ile elbette gurur duyuyor, bunların ülke ekonomisine ve Türkiye’nin yeni imajına yaptığı katkıyı hepimiz takdir ediyoruz. Ama ben şahsen, “Gaza” dozu az, saray entrikası dozu yüksek, daha çok harem kaprisleri ve marazi ilişkilere gark olmuş bir şekilde sunulan “Muhteşem Yüzyıl” dizisinin, Balkan’lara neleri hatırlatabileceğini hiç düşünmemiştim. Oysa konferans’ta sunulan bir bildiri bize neler neler söyledi. Elbette hareme getirilen birbirinden güzel Balkan ve Doğu Avrupa kökenli esir kız,  dünkü savaşları bile unutacak kadar beşeri hafıza nisyanı gösteren komşularımıza, çok uzak bir geçmişi hatırlatmış olabilir. Ama dizide Osmanlı ordusunun ele geçirdiği kalelerin çağrıştırdığı uzak geçmişten çok, sık sık tekrarlanan “Allah büyüktür ” deyimine, Balkanlarda bugün duyulduğu iddia edilen tepkiyi anlamakta bir hayli güçlük çektim. Dizide hemen hemen hiç dini motif yokken, hemen her dile insana güç verdiği için pelesenk olan bir deyimi yadırgamak ve ondan bir hayalet üretmek de neyin nesiydi acaba?  Bir fanteziden gerçek bir korku üretmenin ne gibi bir soruna dayandığını bence ancak Freud açıklayabilirdi. Ama neden şimdi?

 

Osmanlı’nın Girmediği ama Sokollu’nun Çıktığı Topraklar

TASAM Konferansından hemen sonra Hırvatistan’a gittim. Adriatik Denizi kıyısında, kendini “ bir zamanların Akdeniz’i nasılsa, işte biz oyuz ”diye tanıtan küçük güzel Hırvatistan’a Osmanlı hiç girmemiş. Raguza ile imzaladığı o meşhur ticaret anlaşmasından daha ünlü olan şey ise, o toprakların, Osmanlı’ya “olta kancası” anlamına gelen Sokol’dan verdiği o küçük çocuk. Ama Osmanlı’yı hala Hırvatlar, bizim Sokollu Paşa’yı hatırladığımızdan daha fazla hatırlıyor. Hem de neyle? Mezalim ile baskınlar ile. En önemlisi Dubrovnik’ten korsanlarca kaçırılan ve saraya satılan güzel kızlar ve Sokol’dan, Gruda’dan alınarak orduya devşirilen küçük erkek çocuklarla.

Onlar 1992 de Sırp ve Karadağ (Montenegro) ordularının bir gece sabaha karşı, Raguza’ya yaptığı baskını da unutmamış. Şehri savunan ve bu uğurda şehit düşen gençlerin resimlerini, müzede bir bir görmek mümkün. Evet, o acı hala yerli yerinde. Ama “eğer vaktiniz varsa Montenegro’ya da geçin pek güzeldir. Zaten topu topu sınırdan 50 km bir mesafe” diyiveriyorlar. Yani güdülen bir kin yok.

Ne yakın geçmişe, ne de uzak geçmişe diş biliyorlar.  Ne Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna, ne Hitler Almanya’sına,  ne de geçirdikleri Komünizm dönemi ile Sovyetler gölgesine biledikleri sönmemiş öfke var. İlle de Osmanlı korkusu ve endişesi ve ille de Osmanlı mirasını devralmış kabul ettikleri Türkiye’ye mesafeli durma arzusu. İşte bu Osmanlı işgali görmemiş bile olsa, tehdidini hep hissetmiş olan Hırvatistan’da ve işgal yaşamış tüm Balkanlar’da hala dolaşan hayaletin gerçek yaratıcısı. Bunun nedeni, o topraklarda yüzyıllar boyu süren işgal mi? “Harimi-i ismetine” girilen topluluklar mı? Yoksa anıları yaşatan sözlü kültür ve yazılı edebiyat mı? Galiba hepsi.

Ama güçlenen ve gücünü her fırsatta telaffuz eden Türkiye, Osmanlı’nın sureti ve sireti olarak algılanarak, “Muhteşem Yüzyıl” dizi ile sokaklara bir hayaletin yeniden çıkmasına neden oluyorsa, iki- üç şeye dikkat etmek gerek.   

 

Hayalet Hayal için İyi bir Bahane

Evet, dikkat edilmesi gerek hususlardan bir tanesi elbette Türkiye ile ilgili. Bilinmeli ki, Türkiye, Balkanlar ve Orta Doğu’ya ancak onların istediği kadar yakın olabilir. Ne geçmişin acılarını birlikte anma, ne de geleceği bir geçmişi anarak inşa etme hayallerimiz işe yarar.

 Ama Balkanlar’da geceleri yeniden sokaklara çıkan bir hayalet var ise, bu Batı Balkan’larda hala AB ye üye olmak için bekleyen ülkelerin, bir an önce bu hayallerini gerçekleştirmek için buldukları bir bahanenin ta kendisi olmalı. Nihayet, güçlenen Türkiye karşısında, zayıflayan AB hala Balkanlar için daha muteber ise bunu da düşünmeliyiz ve sakın ola “işte AB nin hali malum. Bizi almayan utansın” edebiyatı yapmamalıyız.

 

 

Diğer Yazıları
© 2018 TASAM Tüm hakları saklıdır.
Developer KILIC