Başımızın Üstünde Sallanan Kılıç: Soykırım İle İlgili Yasa Tasarıları

Makale

Her yıl bir veya birkaç kez, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere çeşitli ülkelerde, etkin Ermeni diaspora’larının baskısı ve Ermeni azınlıkların oy potansiyelini kullanmak isteyen politikacıların siyasi rant kazanma güdüsü ile ortaya atılan “soykırım” yasa tasarıları nedeni ile Türkiye hop oturup hop kalkıyor....

Her yıl bir veya birkaç kez, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere çeşitli ülkelerde, etkin Ermeni diaspora’larının baskısı ve Ermeni azınlıkların oy potansiyelini kullanmak isteyen politikacıların siyasi rant kazanma güdüsü ile ortaya atılan “soykırım” yasa tasarıları nedeni ile Türkiye hop oturup hop kalkıyor. Sonra sular biraz duruluyor ve biz yine bir başka round’u beklercesine, ring’in bir köşesinde yumrukları indirip soluklanıyoruz. Ama sadece soluklanıyor ve başka bir şey yapmıyoruz. Kendimize itiraf edelim. Yasama organlarından bir şekilde geçmeyen Ermeni soykırım yasa tasarıları,  Türkiye’ye her seferinde derin bir nefes aldırıyor, sorunları bilinçli bir şekilde bir ertesi yıla erteliyoruz.

 

“Gelecek Yıla Allah Kerim” Zihniyeti

Perşembenin gelişi Çarşambadan bellidir. Bu “gelecek yıla Allah kerim” zihniyeti, hem içeride,  hem dışarıda politikacıların işine geliyor olmalı ki, dışarıda bu yasalar genellikle Türkiye’ye “bak geçiririm ha!” biçiminde bir tehdit olarak kullanılıyor. İçeride de muhtemelen ağır siyasi ve biraz da ekonomik gündemi, zaman zaman ulusal nitelikli bir gündem, hemen gölgesine aldığı için, kamuoyu öylesine oyalanıp duruyor. Bu da bizim politikacıların işine geliyor.  Bir iktidar-muhalefet uzlaşması yaratıyor. Bir milli birlik ruhu saki canlanıyor. Ama bu uzlaşması, başka alanlara yansımadığı için de çok büyük bir faydası olduğunu sanmıyorum. Türkiye, ulusal nitelikli tehditlere ortak refleks geliştirse bile, bu bundan sonra ele güne karşı örneğin bir Anayasa uzlaşması katına sıçrayamıyor.

 

Sorun’un Bir Boyutu: Tarih ve Tarihi Sahiplenme

Sorunun tarihi ve tarihi algılama ve kullanma ile ilgili bir boyutu var. Bunu iki farklı boyuttan değerlendirmek gerekir:

  1. 1915 ve öncesinde, yani Osmanlı İmparatorluğunun çöküş dönemi ve fiilen çöküşü sırasında çok acı olaylar yaşanmış. İnsanlar ve koskoca bir cihan imparatorluğu bu acıların altında kalmış. Ama bu acıları sadece Ermeni’ler değil, özellikle 93 harbinden itibaren İmparatorluğun Müslüman unsurları da yaşamış. Ben bırakınız tarihi belgeleri “Tuna nehri akmam diyor” diye başlayan ve yürek burkan Plevne türküsünde ve nice başka türküde o acıları her seferinde yüreğimde hisseder, burnumun direğinin sızladığını hissederim. Öyle dönemler yaşanmış ki, dost olan halklar birbirine düşman olmuş. Siyasi bir emir gerektirmeden yerel katliamlar olmasaydı, o Plevne türküsü, “Olur mu böyle olur mu? Kardeş kardeşi vurur mu?” der miydi hiç?  Ömer Seyfettin’in romanları Müslüman halka karşı Bulgar mezalimi ile doludur.  Ama Müslüman halk, bulunduğu yerleri terk edip, kılıç,  top- tüfek, açlık ve kar-kış koşullarında muhacir veya mübadil olarak Anadolu, yani vatan topraklarına dönmüş, “tavattun” ettikleri yeni yerlerde, dinleri aynı olsa bile dillerin farklı olduğu ortamlarda, sessiz sessiz yaralarını sarmaya çalışmış. Oysa başta Ermeniler olmak üzere sonraları mübadil veya muhacir olan Rumlar, Anadolu’dan ayrılmanın acısını, sesli yaşamış ve kuşaktan kuşağa genetik bir hastalık gibi geçirmişlerdir. Onların acılarında, kaybettikleri topraklar veya telef olan canlar kadar, terk ettikleri o topraklara duydukları özlem de vardır. Ermeni tehciri, her ne kadar İmparatorluk sınırları içinde yapılmış olsa bile, Ermeni topluluklar, Arap coğrafyalarına göç etmiş ve alışık olmadıkları iklim ve sosyal koşullarda yaşamak zorunda kalmışlardır. Ama unutmayalım bunlar 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında ve İmparatorluk döneminde yaşanmış acı olaylardır. 3 hatta 4 kuşak sonrasında bu konudan Cumhuriyet Türkiye’sini sorumlu tutmak, kini ve intikamı ranta dönüştürmek veya bu kin ve intikam üzerinden siyasi rant sağlamak kimseye bir fayda sağlamaz.   
  2. Osmanlı İmparatorluğu’na Cumhuriyet Türkiye’sinin bir değer olarak bakması, 600 yıllık bir tarihi referans olarak kullanması, kültür, mimari, edebiyat mirası ile övünmesi ayrı bir şey. Ama Avusturya’nın Habsburg mirasını böylesine terennüm etmediği bir çağda, Osmanlı tarih mirasına Türkiye Cumhuriyeti olarak sahip çıkılmasının böyle sıkıntılar da yarabileceği bilinmeli ve ona göre hareket edilmeli. Hele durduk yerde başka acıları içerde de siyasi rant amacı ile gün yüzüne çıkarıp, kabuk bağlayan yaraları yeniden kanatmak, elbette dışarıda da Ermeni tasarılarının gündeme gelmesini mazur gösterebilir. Geçmişi ile yüzleşmek diye bir şey yok bence.. Yaraları kanatmak ve yeni kin tohumları ekmek var. Tarih ibret almak nedir  bilmiyor.

 

Sorunun Diğer Boyutu: Fiili Durum

Bu sorun, biz isteyelim veya istemeyelim sürekli kaynayan bir kazan gibi. Altındaki ateş bazen harlanıyor ve fokurdamaya başlıyor. Ama kazanın dibinin tutmasına hiç izin verilmiyor, suyun taşıp ateşi söndürmesine de… Kazanı kaynatan, Ermeni diasporası ve Ermenistan’da bulunan aşırı milliyetçi gruplar ve tabii, yabancı ülkelerde demokratik taleplere cevap vererek oy almak isteyen siyasiler. Bu siyasi simalar, bugün Sarkozy veya Holland. Ama Nisan 2012 den itibaren Obama veya Cumhuriyetçi aday Gingrich olabilir. Üstelik etkin ve zengin Ermeni diasporasının bulunduğu her ülke, soykırım ile ilgili yasa tasarılarının gündeme geldiği ve geleceği ülke olacaktır. Dün İsrail de Knesset’i gördük. Bu ilk kez olmadı. Ama Türkiye-İsrail ilişkileri gerildikçe bir iki denemeden sora Kudüs’te yaşayan Ermeni’lerin talebini dikkate değer bulan ve çağı yakalamak isteyen bir İsrail hükümeti çıkacaktır.

Dahası da var. Arap ülkeleri, bu hazana dönen bahar günlerinden sonra bir şekilde demokratik hale gelirlerse, demokrasinin bir başka cilvesi de Orta Doğu daki komşularımızda, Ermeni azınlıkların taleplerine cevap verme endişesi olarak tezahür edebilir.  Lübnan, Filistin ve Mısır bu açıdan benim aklıma gelen ilk 3 potansiyel ülke.  

 

Ne Yapılmalı ve Kimlerden Ne Beklemeli?

  1. Bir kere Fransa’daki süreci yakından ve itidal ile e izlemek gerekir. Daha süreç sonlanmadı. Ayrıca dönem Osmanlı İmparatorluğunun Muhteşem Süleyman dönemi değil. Fransa da o günkü Fransız Krallığı değil. Tepkili söylem güncel kalmalı.
  2. Evet, geçmişte yaşanan acılar “biz de çektik, biz de çektik” diye gecikerek dile getirilebilir. Acılar çekilmiştir. Ama Türkler acıların zihin ablukasından kendilerini, Cumhuriyet ile sadece geleceğe bakarak korumuşlardır. Hiç kimseye intikam ile bakmamış daha çok şiirlerde kayıp edilen topraklara duyulan özlemi terennüm etmişlerdir. Çok sınırlı sayıda edebiyat belki bundan sonra gelişir ve filmlere de konu olur. Ama bu açıdan bir hayli geciktiğimizi kabul edelim. İnandırıcılığı zor olabilir. Yine de yazalım ve özellikle arşivler dayanalım.
  3. Cumhuriyetin 3. veya 4. kuşağı olarak bizler ve çocuklarımız, yapmadığımız bir şey için özür dileyemeyiz. Zaten olanlar için 1915 ve öncesinden Cumhuriyete kadar olan geçen yıllarda açılan mahkemeler ve idam ile cezalandırılan resmi sorumlular dışında, Osmanlı hükümetlerinin veya yerel halkın kimseden özür dilemek akıllarına bile gelmezdi. O zamanlar başka zamanlardı ve şimdi yapılan şey, bugünkü değerlerle geçmişe bakmaktan başka bir şey değil. Ama illa geçmiş ile uğraşacaksak ve geçmiş hep hortlayıp bugünü ipotek altına alacaksa, “bu topraklarda canını kaybedenler için çok üzgünüz” demek anlamlı ve önemli olabilir.  Belki Türkiye – Ermeni sınırına, bir “meçhul insan”, “tarihin kurbanı insan”  diye ad verilebilecek bir anıt dikip, altına duygu yüklü ifadeler, iki dilli, iki dinli dualar yazmak iyi bir uzlaşma eşiği olabilir. Kucaklaşma noktası olabilir.
  4. İnsanlığa karşı işlenecek suçları engellemeye yönelik yasalar dışında, münhasıran Ermeni Soykırımı ile ilgili olan, yanlı yasaların, Türkiye-Ermenistan ilişkilerine yarar getirmeyeceğini, normalleşecek Türkiye-Ermenistan ilişkilerinden, Türkiye’den çok Ermenistan’ın yararlanabileceğini dünyaya haykırmamız gerekir. Nasıl yapacaksak, bunu yapalım.
  5. Biz bugüne kadar Fransız’ların 167 ve 17. yüzyılda Huguenot’lardan beri  yaptığı katliamları hiçbir zaman  gündeme getirmemiştik. Şimdi Cezayir’in bile sahip çıkmadığı bir iddiayı, “Fransa’nın Cezayir Soykırımı” olarak tekrarlamaya başlamamız, önce ne etki yapar onu düşünelim. Sonra Cezayir’e ne getirir, onlardan ne götürür ona dikkat edelim. Cezayir buna nasıl bakar dikkat edelim. Mayıs başında öyle bir “Cezayir yas günü” ilan edilirse, bunu Arap Birliğinin ve/veya İslam Kalkınma Örgütünün gündemine gelmesini sağlayalım. Bence bu Türkiye’ye kimin ne kadar destek vereceğini göstermesi bakımından da önemlidir. 

 

 

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 4724 ) Etkinlik ( 164 )
Alanlar
Afrika 64 1100
Asya 68 1679
Avrupa 13 1316
Latin Amerika ve Karayipler 12 135
Kuzey Amerika 7 494
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2741 ) Etkinlik ( 42 )
Alanlar
Balkanlar 23 564
Orta Doğu 15 1117
Karadeniz Kafkas 2 645
Akdeniz 2 415
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 3096 ) Etkinlik ( 72 )
Alanlar
İslam Dünyası 53 1999
Türk Dünyası 19 1097
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 3264 ) Etkinlik ( 61 )
Alanlar
Türkiye 61 3264