Asya Özelinde Değişen Denge ve Parametreler
Süleyman ŞENSOY
Süleyman ŞENSOY
TASAM Başkanı / Chairman
Yayın Tarihi : 8.3.2010

İSO 8. Sanayi Kongresi ve İnovasyon Sergisi’nde 16 Aralık 2009 tarihinde Sabancı Holding CEO’su Ahmet DÖRDÜNCÜ’nün moderatörlük yaptığı  3. Oturumda Asya Özelinde Değişen Denge ve Parametreler başlıklı konuşma kaydının deşifre edilmiş  metnidir.

"Son konuşmacı olmak, hep biraz dezavantajlıdır ama ben 20 dakikada bitirmeye çalışacağım. Tabii bu kadar bir sürede çok fazla detaya girmek mümkün değil. Bana göre bu tür panellerde de doğru da değil. 20 dakika içinde yapabildiğimiz kadar bir kuş bakışı, bir makro uçuşu sizlere arz etmeye çalışacağım.
Tabii Asya çok önemli bir başlık çünkü özellikle 11 Eylül 2001 sonrası dünyadaki yeni dengelerin oluşumunda merkez bir rol oynuyor. 1990’lara kadar, hepimizin bildiği gibi iki kutuplu bir dünya sistemine sahiptik. Biz Batı blokunu tercih etmiştik ve aşağı yukarı büyük oyuncuların ne yaptığına göre de herkes kendine bir rol biçiyordu ve büyük oyuncuların dışındakilerin yapabilecekleri oldukça sınırlıydı. Fakat 1990’lardan sonra, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Amerika Birleşik Devletleri’nin tek süper güç olduğu izlenimiyle 10 yıl geçirdik. Aslında bu izlenim oldukça yanıltıcıydı bunu 11 Eylül 2001’den sonra gördük. Bu aradaki 10 yılı bazı ülkelerin ve bölgelerin çok aktif geçirdiğini, çalışarak ve hazırlanarak geçirdiğini gördük. 11 Eylül 2001 olayları tabii bu perdenin kalkmasını sağladı. Türkiye olarak, birçok parametrede olağanüstü zaman kaybettiğimiz, çok büyük borç yükümlülükleri altına girdiğimiz, insan kaynağının gelişmesi noktasında çok zaman kaybettiğimiz, çok kötü bir 10 yıl geçirdik.

2001 Eylül olaylarından sonra gördük ki aslında dünyada çok boyutlu bir sistem şekilleniyor. Yeni güç dengeleri kuruluyor ve tarihte hiç görülmediği kadar, teknoloji ve insan kaynağı olarak benzer donanımlara sahip en azından beş gücün şekillendiğini görüyoruz. Bunlar, geleneksel Batı bloku içerisinde ABD ve AB, doğudaysa Rusya, Çin ve Hindistan. Ama bunun tam tamamlanması  için de önümüzde en azından bir 10 yıl olduğu da gözüküyor. Bugün için çok net olarak bu güç dengelerini, parametrelerini oturtarak söylemek mümkün değil ama ortadaki veriler ve önümüzdeki döneme ait işaretler, sessiz ve derinden yeni bir dönüşümü, değişimi, dünyadaki güç dengelerinin yeniden dağıtıldığını bize gösteriyor. Tabii burada, benim konum değil ama Latin Amerika’da  Brezilya da var. Bu ülkenin de bir yarım küresel aktör olarak şekillendiğini görmekte fayda var.
Bu çok boyutlu güç sistematiği içerisinde bir kavram gelişti. Bu kavram her dönem çok güçlüydü ama özellikle son 10 yıldır çok güçlü ve stratejik hale geldi. Bu salonda bulunanları da, konuşmacıları da çok ilgilendiren bir kavram:  Kamu diplomasisi. Artık uluslararası ilişkilerde, dış işleri bakanlıklarının, devletlerin rolü %10’a düştü fakat bu %10 altın hisse gibi kritik bir görev de ifade ediyor yani önemi azalmadı. Yönlendirici, belirleyici, karar alıcı bir %10 bu. Ama bunun kalanını dolduran kurumlar, kamu diplomasisi dediğimiz kurumlar oldu. Bunların en başında da işadamları geliyor. Ülke açısından nasıl bir misyon ifade ettiğimizi göstermek bakımından söylüyorum bunları. İşadamları ve işadamlarının kurdukları örgütler, sivil toplum kuruluşları, düşünce kuruluşları, üniversiteler, sportif veya kültürel kurumlar, hedef alınan bölgede, ülkede ne kadar etkinse, ne kadar güçlü diyaloglar, işbirlikleri kuruyorlarsa, dış işleri bakanlıklarının ve hükümetlerin aldıkları siyasi kararlar da o kadar uygulanabilir oluyor. Yoksa anlaşması yapılmış, hatta meclislerde kabul edilmiş olan ama hiç uygulanmayan yüzlerce, binlerce anlaşma, biz de dahil birçok ülkenin kanun, kural, anlaşma çöplüğünde duruyor.
Tabii bizim, dünyada yeni oluşan bu güç sistematiğine entegre olmamızda, kendimize önümüzdeki yüzyıl içinde iyi bir yer edinmemiz için, bazı şeyleri görmemiz gerekiyor. Ekonomistler yanlışsa düzeltsinler bu rakamları, bizim tasarruflarımızın GSMH’ye oranı ortalama %70. Bu da ortalama 400 milyar dolar ediyor ve yaklaşık bankalardaki mevduatın toplamına eşit. Bir başka örnek, Almanya’nın tasarruf oranı %370, GSMH’nin de büyük olduğunu düşünürseniz, bu 13 trilyon dolar ediyor. 400 milyar dolar sermaye birikimi olan bir ülkenin, bir bölgesel güç olarak şekillenmesi ve her yıl işgücüne yeni katılan 500 bin insana istihdam sağlaması ve 49 milyon 500 bin kişilik çalışma çağında nüfusu olan, resmi rakamlara göre yaklaşık 4 milyon işsizi olan bir ülkenin, kaynak oluşturması, sermaye birikimi oluşturması, yatırım yapması ve bunlara istihdam sağlaması için, şüphesiz ihracatını büyütmesi gerekiyor. Bir diğer parametre de yabancı kalıcı sermayenin yatırım amacıyla gelmesi ama en önemli çıkış noktası, ihracatın büyütülmesi, dolayısıyla sermayenin, ülkeye giren kaynağın büyütülmesidir.
Bütün bu zorunluluk içerisinde Asya bizim için ne ifade ediyor? Tabii yaklaşık 2 yıldır dünyada mali finansal bir kriz yaşıyoruz. Amerika Birleşik Devletleri’nden başladı ve bütün dünyaya yayıldı, biz de oldukça olumsuz etkilendik ve etkilenmeye devam ediyoruz. Şu sıralar krizin etkilerinin biraz hafiflediği gibi bir görüntü var. Fakat temelde, bu krizin temel ekseninin sadece ABD kaynaklı, fazla alınan riskler olduğunu açıkçası ben düşünmüyorum. Elbette yapılan ekonomik hatalar çok önemli. Türev piyasalar denilen, bir kaynakla birbirinin üzerine bina edilmiş 150 çeşit kâğıt üretilmesi, bunlarla değer oluşturulması ve buna benzer milyonlarca hata, elbette bu krizde etken. Ama temel etken aslında, dünyadaki sınırlı olan iktisadi pastanın Batı’dan Doğu’ya doğru kayıyor olması. Temel sorun bu. Dolayısıyla önümüzdeki dönem, bu krizi atlatmak için, kamu yönetimleri yani devletler, hükümetler, ABD başta olmak üzere merkezi bütçelerine aşırı yüklendiler. Önümüzdeki yıl tahmini bütçe açığı, ABD’nin federal bütçesinde yaklaşık %50 olacak, bu yıl %45’ler dolayında. Bunlar çok büyük rakamlar.
Yine Batı Avrupa ve Amerika ağırlıklı olmak üzere, istihdamın kaybolmaması ve mevcut şirketlerin daha fazla erimemesi için piyasaya enjekte edilen rakam da 10 trilyon dolar. Bunların hepsi, devletlerin borç yüküne ilave olarak yazılan rakamlar. İşlerin bir gün düzeleceğini, vergilerin etkin ve düzgün olarak toplanacağı düşünülerek yapılmış hesaplamalar fakat önümüzdeki kısa ve orta vade gösteriyor ki bu çok mümkün değil. Dolayısıyla kamu kaynaklı, yani kamu bütçelerinin çevrilememesinden kaynaklanan bir kriz beklentisi içerisinde olmanın faydalı olacağını düşünüyorum. Çünkü bu ya borç yüküne bir ilave olarak yansıyacak, ya da bir noktadan sonra çevrilemez hale geldiğinde de Merkez Bankalarının para basması şekliyle finanse edilmesi yoluna gidilecek ki bugün ABD’nin yaptığı budur. Amerika bunu absorbe edebiliyor çünkü mevcut dolar kaynağının yaklaşık dörtte üçü kendi ülkesi dışında. Yani ABD, oluşturduğu enflasyonun dörtte üçünü diğer ülkelerdeki elinde döviz tutan sıradan vatandaşlara, merkez bankalarına yansıtıyor. Kendi ülkesine yansıttığı enflasyon, şu an için çok düşük. Bu anlamda önümüzdeki dönem için kamu yönetimlerini merkez alan bir kriz inşallah daha kolay atlatılır. BU perspektifte yeni bir finansal kriz dalgasının olabileceğini öngörmenin zararlı olmayacağını düşünüyorum.
Tabii Asya özelinde baktığımız zaman, üç ülkenin ön plana çıktığını görüyoruz. Daha önce Sovyetler Birliği döneminde ve daha da öncesinde emperyal  tecrübesi olan bir Rusya var karşımızda. Enerji ve savunma alanındaki üstünlüğünü yeniden takviye etmeye çalışan ve bunu da uluslararası ilişkilerde çok etkin olarak kullanan bir ülke. Kendine has pazar koşulları olan, Avrupa ve Türkiye ile boru hatlarına ilaveten Pasifikten hat geçirerek Japonya’ya kadar ve Çin’e enerji hattı uzatmaya çalışan bir Rusya var. Fakat özellikle Türkiye’yi çok yakından ilgilendiren bir rakibimiz, Çin. Çin şu anda, 1978 yılının tamamında yaptığı ihracatı, bugün için bir günde yapan bir ülke konumuna gelmiş durumda. Çok agresif bir pazarlama metodu yürütüyor.
Asya ile ilgili yapılacak değerlendirmelerde, temel bir eksen kayması var. Öncelikle kıyaslarken Batı Avrupa’daki ülkelerin ortalama GSMH’leri ile kıyaslayıp, “Bunların bize yetişmesine 20-30 yıl var” gibi bir yaklaşım yanlışlığı var. İkincisi de bizim Avrupa, Batı merkezli aldığımız kurumsal ticaret kurallarına, bu yeni doğan güçler kesinlikle uymuyorlar. Çok agresif bir pazarlama metodu izliyorlar, açık hesap çalışıyorlar, istediğiniz kadar fatura kesiyorlar, elden para alıyorlar, eğer referansınız varsa daha sonra ödemek üzere bir yıl açık hesap çalışıp size mal veriyorlar. Dolayısıyla bilinen kriterler içerisinde bunlarla rekabet etmek oldukça zor. Bir diğer önemli etken de, bu ülkeler şu anda, Rusya kısmen kendisini gösterse de, siyasi olarak dünyanın yönetimiyle ilgili hiçbir risk almıyorlar. Bu da bilinçli bir politika çünkü ekonomik büyümeye odaklanmış durumdalar. Kafalarındaki rakam ya da hedef nedir kimse bilmiyor.
Rusya’da yaklaşık 50 yıldır Çin çalışan bizdeki ordinaryus seviyesinde bir profesör var, Mihail Titerenko, zaman zaman kendisiyle görüşüyoruz. “ABD’nin, özellikle son 7-8 yıldaki, Obama öncesi dönemdeki hegemonik, güce dayalı politikaları Avrupa’yı bile kızdırdı. Çin de yükseliyor ve önümüzdeki yıllarda dünyadaki yeni süper güçlerden birisi olarak şekillenecek. “Acaba uygulayacağı dış politikadan ve izleyeceği güç kullanım şeklinden korkmalı mıyız?” diye sordum kendisine. O da bu sorunun cevabını bilmediğini söyledi. Bana cevap vermemek için değil, 50 yıllık deneyimi olan bir insan bu sorunun cevabını bilmediğini söyledi. Bu gizem olarak güzel bir şeyi, yani bir ülkenin değerlerini gizleyebilmiş olması, ortak bir duruş sergileyebilmiş olması açısından güzel bir şey olarak takdir edilebilir ama bir diğer açıdan da biraz ürkütücü ve korkutucu. Uluslararası ilişkilerde nasıl bir Çin göreceğiz, nasıl bir etkinlik göreceğiz belli değil. Ticarette gördüğümüz etkinlik oldukça kırıcı ve yok edici bir etkinlik biçimi çünkü hiçbir kurala dayanmıyor.
Sayın Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün Dış İşleri Bakanlığı döneminde bir Çin gezisi olmuştu. Heyette ben de vardım. Ticaret Bakanı ile bir görüşme oldu, ilk sözü ev sahibi sıfatıyla Çin Ticaret Bakanı aldı. Bizim bakanlarımızın söyleyeceklerini ezberlemiş artık zira bütün dünyadan gelen heyetler aynı şeyi söylüyor: İşlemler şeffaf değil, markalarımız taklit ediliyor, açık hesap çalışılıyor. Sizin çok daha iyi bildiğiniz bütün parametreleri, Türk tarafı daha dillendirmeden kendince cevapladı.
Tabii Çin’in makro anlamda olumsuzluklarının ortada olması ve Çin ile Türkiye arasındaki ticaret hacmindeki Türkiye’nin aleyhine olan anormal (13-14 milyar dolar) açığın kapatılması noktasında bir şeyler yapılamaz mı? Şüphesiz Çin ile ticaret yapmanın en önemli öğesi, onların sahip olmadığı bir teknolojiyi götürmeniz ya da bir markaya sahip olmanız. Başka türlü rekabet etme şansı yok. Fakat sadece ticaret alanında değil, Çin’in önümüzdeki dönemde dünya dengeleri de göz önünde bulundurarak stratejik ilişkiler kurulması gerektiğini, savunma alanı başta olmak üzere, uzun yıllardır söylüyoruz.
Biliyorsunuz İsrail, Ortadoğu’da bir şehir devletidir fakat ABD ile ortak politika içerisinde hareket eder. Bu bir öngörüdür ama ABD sonrası için İsrail’in de Çin ile ittifak içerisinde olacağını öngörmek çok hayalci olmaz diye düşünüyorum. Bu anlamda bazı şeyleri önceden görmekte sanırım fayda var.

Asya’da çok ciddi entegrasyon hamleleri de var. Bunlar içten içe şekilleniyor. Birçok bölgesel örgüt var, güvenlik örgütleri var. Örneğin Şangay İşbirliği Örgütü, sınır ihtilaflarını çözmek üzere kurulmuş bir örgütken Asya’nın NATO’su şeklinde adlandırılabilecek bir düzeye ulaştı. Çok yeni bir gelişme var, Doğu Asya’da 54 yıllık liberal parti iktidarının yıkılmasıyla yeni gelen Japonya Başbakanı yeni bir süreç başlattı: Doğu Asya Birliği’nin canlandırılması ve daha aktif hale getirilmesi. Fakat biliyorsunuz, Japonya II. Dünya Savaşı’ndan kaynaklanan kısıtlamalar nedeniyle ciddi bir savunma gücüne sahip değil. Nükleer güç hiç değil, fakat Kuzey Kore ve Çin nükleer güç. Bunların arasında kalmış durumda ve bu girişimi Amerika’nın nükleer şemsiyesi altında yürütmeye çalışıyor. Şu anda Çin, bu bloklaşma konusunda bir muhalefet sergilemiş değil, içinde gözüküyor ama Amerika’nın nükleer şemsiyesi altında hareket eden Japonya’ya nereye kadar opsiyon tanıyabileceği de beklenmesi gereken bir konu.
Çin’in önderliğinde Asya’da sürekli tartışılan bir konu var: Davos’un Asya alternatifi olarak ortaya çıkmış Bao toplantıları var. Her yıl Nisan ayında yapılıyor ve Asya’nın önde gelen bütün bilim adamları, uzmanları, sanatçıları, devlet adamları katılıyorlar. Burada da içten içe pişirilen şey, AB benzeri bir Asya Birliği’nin orta ve uzun vadede kurulması.
Çin ile ilgili bir tespit daha yapmakta fayda olduğunu düşünüyorum. Almanya’nın 1870’lerde gelişmiş ülkeler ligine, piyasalara çıkmasıyla Çin’in 1990’lardan sonra dünya piyasalarına çıkması arasında çok ciddi benzerlikler var. Dolayısıyla bunun karşılıklı olarak irdelenmesi ve Almanya’nın I. Dünya Savaşı’nda yaptığı hatalarla bu süreci kaybetmiş olma ihtimalinin Çin için de söz konusu olabileceğini görmekte, en azında tartışmakta fayda olduğunu düşünüyorum.
Tabii Asya ile ilgilenen ve uluslararası ilişkiler sistematiğini okumaya çalışan stratejistlerin de üzerinde ittifak ettiği bir şey olduğuna inanıyorum: 19. yüzyıl Avrupa çağıydı, XX. yüzyıl bütünü açısından baktığınızda Amerika çağıydı, XXI. Yüzyılın da ilk çeyreği için bu mümkün olmasa da tamamına baktığımızda bir Asya yüzyılı olarak şekilleneceğin söylemenin doğru olacağını düşünüyorum. Türkiye de başta olmak üzere bütün ülkelerin, şirketlerin, kurumların, kişilerin XXI. Yüzyılın ilk yirmi yılında ne yapacakları, yüzyılın kalanında nerede olacaklarını belirleyecek. Bu yüzyılın geride bıraktığımız 9 yılı var, dolayısıyla önümüzdeki 10 yılda yapacağımız tercihlerin, yatırımların ve insan kaynağına yönelik yapacağımız tercihlerin, yüzyılın kalanında nerede olacağımız konusunda belirleyici olacağını düşünüyorum.
Tabii Asya’da çok stratejik bir proje var: Traceca projesi. AB de bunu destekliyor. Bu projenin temel parametresi şu:  Paris’ten Pekin’e aynı trenle. Sloganı bu. En azından bizim Dış İşleri Bakanlığı’nın ürettiği slogan bu. Kriz öncesi özellikle Çin’deki limanlarda, gemiler için üç aya kadar uzayan bekleme süreleri söz konusuydu ve alternatif olarak gelişen demiryolu Traceca projesinde bu demiryolu hattının işleyebilmesi için iki kırık nokta var ve bunların ikisi de Türkiye ile ilgili. Bir tanesi Marmara Denizi’nde boğazın altından geçecek olan tüp geçit projesi. Sanırım 2012’de bitiyor. Bir diğeri de Kars-Ahılkale-Tiflis hattının bir kısmının tamir edilmesi, bir kısmının yeniden yapılması. Bu da 2012’de bitiyor. Bu ikisi de bittiği zaman, Paris’ten, Londra’dan, Avrupa’nın herhangi bir noktasından kalkan bir yük treni – yük ağırlıklı düşünülüyor çünkü bu hat ve 32 ülkeyi kapsıyor – Asya’nın en doğu ucunda herhangi bir yere ulaşabilecek. Bu anlamda ülkemizin hem Avrupa, hem Afrika kanadında Asya ile olabilecek ticaret noktasında da ulaşım sektöründe ortak bir nokta olduğunu görmekte fayda var.
Bir başka açıdan Asya’ya genel olarak baktığımızda, çok ciddi çelişkiler kıtası olduğunu görüyoruz. Örneğin enerjide çok  zengin ve üzerine çok büyük oranla ihracat yapabilen ülkeler olduğu gibi, çok fakir hatta kendisine yetecek enerjinin %10’una dahi sahip olamayan ülkeler de var. Batı Avrupa ortalamasında GSMH’ye sahip olan ülkeler olduğu gibi, Afrika ortalamasına yakın fakirlikte ülkeler de var. Dolayısıyla kendi içerisinde birçok tezatı barındırıyor. Önümüzdeki yıllarda dünyadaki ekonomik büyümede beklenen %50’lik büyümenin %80’ini Asya’nın üstleneceği gözüküyor.
Asya’nın temel sorunlarıyla ilgili bir şey söylemek gerekirse, Asya’daki oyun, dört temel nokta üzerinde odaklanıyor: Bir tanesi, ittifak oluşturma; ikincisi kıtasal dengenin sağlanması; üçüncüsü pazar payının artırılması; dördüncüsü de enerji ve mineral kaynaklardan daha fazla pay alma mücadelesi.
Tabii bütün bunları başarırken de Asya’nın çözmek zorunda olduğu altı temel nokta var. Bunlardan biri, tarihin bagajından kurtulma sorunudur. Bu tarih boyunca Asya ülkeleri arasında, dünyanın diğer yerlerinde olduğu gibi, birtakım sorunlar buluna gelmiştir ne var ki bu sorunların XXI. yüzyıla taşınması, sorunları içinden çıkılamaz hale getirmektedir. Özellikle karşılıklı rekabet içerisinde kaşınan Güney Kore-Kuzey Kore, Kuzey Kore-Japonya, Çin-Tayvan, Pakistan - Hindistan gibi veya şu anda Pakistan-Afganistan arasındaki Duran hattı gibi, tarihten gelen birçok sorunun, makro dengelerin bozulması açısından yine kaşınma ihtimali var. İkincisi, milliyetçiliğin abartılarak, siyasi malzeme olarak ülkelerin istikrarsızlaştırması sorunudur. Üçüncüsü, hegemonya tehdidini engelleme sorunudur. Şu anda gözüken – isim vermekte de bir sakınca yok – Çin merkezli bir hegemonya tehdidi var, bunun da benzer güçler arasında paylaşılması, doğabilecek tansiyonu ve düşmanlıkları da azaltacaktır diye düşünüyoruz. En temel noktalardan bir tanesi de, ortak normların ve değerlerin nasıl oluşturulacağı sorunu, çünkü Asya’nın Avrupa gibi 2000 yıllık çok büyük acılardan beslenen, bunlardan ders almış, tecrübe biriktirmiş bir geçmişi oldukça zayıf. Bu anlamda ortak normların ve değerlerin nasıl oluşturulacağı zaman alacak gibi gözüküyor. Bölgesel jeopolitik geliştirme sorunu, bir diğer sorun. Günümüzde Asya ülkeleri arasındaki ekonomik ilişkiler oldukça iyi durumdadır ve ekonomik ilişkiler her geçen gün daha da gelişmektedir. Ne var ki ekonomik ilişkiler, bölgesel jeopolitiğin geliştirilebilmesi için gereklidir ama yeterli değildir. Enerji yetersizliği, Asya jeopolitiğini güçleştiren en önemli sorun olarak gözükmektedir. Altıncısı da, iletişim ve ulaşımda güvenliğin sağlanması sorunudur.
Tabii bütün bu Asya’nın yeni güç dengelerinin merkezi rolünde olduğu bir pozisyonda Türkiye ne yapabilir? Türkiye, çok boyutlu bu güç sistematiğine uygun olarak çok boyutlu bir dış politika izlemeye çalışıyor. Bunu ben kesinlikle ideolojik bir konsept ile bağdaştırmıyorum. İdeolojik olarak insanlar bundan hoşnut olabilir ama sonuçta bu, reel politik olarak bir zorunluluktur çünkü yeni gelişen güç sistematiği içerisinde tek boyutlu, hatta iki boyutlu bir politika izlemek, Türkiye gibi bir coğrafyada yaşayan ülkeler açısından, orta ve uzun vadede intihar anlamına gelebilir. Almanlara yakıştırdığım bir söz var: Her yerde ol, hiçbir yerde olma. Bu II. Dünya Savaşı’ndan sonra edindikleri konsepttir. Bizim çok fazla konuştuğumuzu düşünüyorum, bu da bizim iç barışımız ve iç güvenliğimiz başta olmak üzere, ekonomimizin ve kalkınmamızın sürdürülebilir olması açısından bir tehdit oluşturuyor.
Türkiye, bir bölgesel güç olarak şekilleniyor ama bunun tam bir bölgesel güç olduğunu söylememiz mümkün değil. Küresel güç, hiç değil. Bazı çok büyük sözler duyuyorum, onun için bunu ifade etmek de fayda görüyorum. Yedi parametremiz var, bu yedi parametreyi sağladığımız zaman, kimseye liderlik ilan etmemize gerek yok:
Yeni bir güç olarak ortaya çıkmak şartıyla,
1.Cari açığın olmaması,
2.Dış borcumuzun mümkünse, özellikle kamu borcumuzun %25’in altına çekilmesi,
3.Bütçemizin, yani merkezi yönetim devlet bütçesinin açık vermemesi,
4.GSMH’mizin gelişmiş dünya ortalamasına yaklaşması ve adaletli olarak dağıtılması,
5.Yüksek teknoloji ürün gamına sahip olmamız, biz şu anda orta teknoloji üreten bir ülkeyiz,
6.Barışçıl amaçlarla, yani enerji amacıyla nükleer teknolojiye sahip olmak,
7.Savunma sanayinde kendisine yetebilirlik ve bunu mümkünse ihraç edebilir bir konumda olmak.
Biz bu yedi parametrenin ne kadarında sağlamsak, o kadarında bölgesel gücüz, ne kadar eksiğimiz varsa, o kadar gitmemiz gereken yol var; sessiz ve gereksiz gürültülerden uzak olarak. Bu perspektif içerisinde, Asya’nın bütün dünya için ve Türkiye için önümüzdeki dönem çok büyük bir fırsat alanı olduğunu değerlendiriyorum.
Zaman nedeniyle çok fazla detaya giremedim. Teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum".

AHMET DÖRDÜNCÜ
Süleyman Bey’e bu hakikaten çok içerikli, çok güzel bilgiler için teşekkür ederiz. Değerli panelistlerimiz, bu kısa süre içinde bizlere gerçekten çok geniş bir ufuk turu attırdılar. Uzak coğrafyalara bizi götürdüler, oralarda neler yapabileceğimiz konusunda bizlerle tecrübelerini paylaştılar. Kendilerine bu anlamda çok teşekkür ederim, sağ olun, eksik olmayın efendim.
Süleyman Bey, gelen ilk iki soruyu size yönelteceğim. Bunlardan bir tanesi Konya Sanayi Odası’ndan Mehmet Koçak arkadaşımızdan. “Çin, en önemli rakibimizse, orada yatırım yapmak faydalı mı veya ne önerirsiniz?”

SÜLEYMAN ŞENSOY
Çin’de yatırım yapmak çok önemli ve gerekli. Çin ve Türkiye arasındaki kalıcı yatırım rakamı, bildiğim kadarıyla çok düşük. Bizimkisi Çin’den fazla. Bundan birkaç  yıl önce Çin’in Türkiye’deki kalıcı yatırımı 1,5 milyon dolar civarındaydı, Türkiye’ninkisi de sanırım 400 milyon civarındaydı. Yeni rakamları bilmiyorum. Çin, kontrol edilmesi çok güç bir ülke; 1milyar 400 milyon nüfusu var, değerleri çok farklı, taklit yeteneği çok gelişmiş. Herkesin yaşadığı tecrübeler vardır; bir süre işbirliği, ortaklık yapıyorsunuz, sonra sizin malınızı aynen üretiveriyorlar ve bunları kanunlar önünde çok fazla takip etme, mahkemelere verme, netice alma şansınız da zayıf. Ama bütün bunlara rağmen, ben Türk müteşebbisliğine güveniyorum. Çin, bizim için çok önemli bir ülke. Çin, bir süre sonra, bu ekonomik doyum noktasının hızını birkaç yıl içinde düşürecek, düşürmek zorunda kalacak ve daha stabil, daha oturaklı bir piyasası oluşacak. O anlamda yatırım yapmanın çok yerinde bir karar olacağını düşünüyorum.

AHMET DÖRDÜNCÜ
Bir soru daha var, Süleyman Bey’e diye düşünüyorum. Bahçeşehir Üniversitesi’nden Oktay Alnıaktan’dan geliyor soru. “Konuşmacılar değişik mesleklere sahipler, ilgi alanları meslekleri dışında, başarılılar. Kamu diplomasisiyle devlet diplomasisinin işbirliği önemlidir, faydalıdır dediler. Ya anlaşmazlık olursa? Rekabetin siyasal riskini nasıl değerlendiriyorsunuz? Kamu diplomasisi platformunda sizlerin başarısının sırrı nedir?”

SÜLEYMAN ŞENSOY
Ben Oktay Hocayı tanıyorum, emekli paşamızdır kendisi aynı zamanda. Kamu diplomasisinin başarılı olabilmesinin yolu, bence ortak misyonun paylaşılabilmesidir. O bizim soğuk savaş döneminden aldığımız yönlendirici, tek merkezci, herkesi aynı kalıba sokmak isteyen anlayış değil, herkesin ortak misyonu paylaşmak suretiyle kendi alanında üzerine düşen rolü oynaması, hükümetle, devletle ya da diğer kurumlarla aradaki onursal çizgiyi de muhafaza etmesi, verimliliğin ve neticenin temel şartı bu bence. TASAM bu perspektifte dört kıtada çalışıyor: Asya, Afrika, Latin Amerika ve Karayipler, Avrupa. Avustralya’yı saymazsak bunlar dünyada egemen olan kıtalar. Kamu diplomasisi anlayışı içinde artık sadece uluslararası ilişkiler de değil, iç politikada da toplumun iç refah ve huzurunun sağlanmasında da bütün bireylere, kişilere, kurumlara temel olarak görev düşüyor. Burada da önemli olanın, birinci olarak yetkinlik yani donanıma ve insan kaynağına sahip olmak, ikinci olarak da kurumlarla aradaki onursal çizgiyi korumak olduğunu düşünüyorum.

AHMET DÖRDÜNCÜ
Soru Mehmet Kumbaracı Bey’den Süleyman Bey’e geliyor. “Tibet gibi, Uygur olayları gibi Çin’de herhangi bir sosyal patlama beklemeli miyiz?” Anlaşılan Mehmet Bey, bir yatırımcı olarak ilgili duyuyor.

SÜLEYMAN ŞENSOY
Tibet ve Uygur’daki sorunlar tabii dış dünya açısından, özellikle Amerika merkezli olarak sürekli kaşınıyor. Bunu ben Çinlileri haklı gördüğüm için söylemiyorum ama bunu kaşımaya tek cesaret eden ülke Amerika. O bölgeye yönelik radyo yayınları yapılıyor, değişik faaliyetleri var. Uygur bölgesinde yakın tarihte gerçekleşen olaylarda verdiğimiz tepkilerin yanlış olduğunu düşünüyorum. Biz orada daha fazla insanın zarar görmesine neden olmuş olabiliriz çünkü Çin’in sosyolojisi, cezalandırma yöntemleri farklı. Mahkeme bitti ve 15 gün içerisinde insanlar idam edildiler. İdam kararının çıkacağı bir mahkeme süreci hangi ülkede 15 gün içerisinde biter. 1 milyar 400 milyon nüfusu olan bir ülkenin sosyolojik tavrı, hukuki tavrı, oradaki devletin kamunun otorite anlayışının işleyişi konusunda bilgi sahibi olmamız gerekiyor. Çünkü “savunalım, koruyalım, haklının, mazlumun yanında yer aldık” derken daha fazla zarar görmelerine de neden olabiliriz. Çin-Tayvan sorunları gibi, zaman zaman kaşınmaya devam eden sorunlar olacak. Ama önümüzdeki en azından 10 yıl için Çin’in istikrarına etki edecek büyüklükte bir olay olacağını düşünmüyorum.

AHMET DÖRDÜNCÜ
Son soru Sarkuysan A.Ş.’den Ahmet Tepiroğlu’ndan yine Süleyman Bey’e geliyor. “Kamu finansmanı krizinden söz ettiniz. Kişisel görüşünüze odaklanarak bu olasılığın gerçekleşmesi yaklaşık ne kadar zaman alır?” Biraz da kehanetlerden bahsedeceksiniz.

SÜLEYMAN ŞENSOY
Türkiye özelinde bakarsak, 2008 Ekim ayında mali kriz başlamıştı fakat merkezi bütçemiz de Meclis’e inmişti ve Aralık sonuna kadar müzakere edildi. Ancak Mart ayında yerel seçimler olduğu için bu bütçe defalarca revize edilebilecek konumdayken edilmedi. Sanıyorum 3 milyar TL’lik bir son dakika kesintisi oldu. Türkiye açısından bakarsak, sorunun başlangıcı 2009 bütçesiyle başlıyor çünkü bu 6-7 yıllık olumlu yükselişin sürekli devam edeceği öngörülerek enflasyonun çok çok üzerinde bir kamu merkezi bütçesi yapıldı ve açık, 2009’da tahmini 63 milyar TL. 2009 bütçesinden yola çıkarak da enflasyon oranında artırılmış 286 milyar liralık da yeni bir merkezi bütçe yapıldı ve bunun da açık hedefi 50 milyar. İki yılın toplamı 113 milyar TL. Bunu para basarak finanse edemeyeceğimize göre – enflasyonu tek haneli rakama indirdiniz – enflasyon dışı rakamı otomatikman borç yüküne ilave edeceksiniz. Kaldı ki finansal mali krizden etkilenen ülkeler içerisinde ekonomik büyüklüğüne göre en az risk alan ülkelerden birisi de biziz. Fakat bu diğer gelişmiş ülkeler için bu borcun çevrilebilmesi ve sürdürülebilmesi açıkçası çok mümkün gözükmüyor. Bu benim kişisel kanaatim, yanılabilirim. Bu durum, kaçınılmaz bir enflasyon getirecek yani altının fiyatlarının artmasını da biraz ona bağlayabilirsiniz. Yaklaşık 5 yıl önce, altının onsu 276 dolarken ben bir toplantıda 2500-3000 doları anons etmiştim, epey gülmüşlerdi. Böyle bir risk var. Kamu kaynağı vergi toplayabilirse vardır, onun dışında herhangi bir kaynağı yok. Dolaylı veya doğrudan vergi toplayacak ve kamu hizmetlerini finanse edecek. Para basmaya başladığı zaman da, tabii siz daha iyi biliyorsunuz, geri döndürülemez, çok olumsuz bir süreç. Çok kısa vadede, Yunanistan’dan ve Dubai’den başlayarak bunun işaretlerini göreceğiz. Dubai, her ne kadar bir şirket olsa da şehir devleti zaten bir şirket gibi idare ediliyor. Bunun başka ülkelere de sirayet edeceğini söylemek, sanırım çok erken bir şey olmaz.

Diğer Yazıları
© 2018 TASAM Tüm hakları saklıdır.
Developer KILIC