Norveç Olayının Arka Planı
Altan ÇETİN
Prof. Dr. Altan ÇETİN
Yayın Tarihi : 28.7.2011
Norveç Olayının Arka Planı

Tarih canlıdır: olduğumuz ve olmakta olduğumuz her ne var ise buna dairler bir yönüyle orada saklıdırlar. Birey ya da toplum davranışlarında gizemli bir aktüelite olduğu gibi bundan daha esrarlı ve saklı bir tarihi arka plan da vardır. Yaşanan her tarihi süreç eğer kendisini taşıyacak zihinlere malik olmayı başarabiliyorsa bir sonraki dönem veya dönemlerde bir kültür yapısı oluşturmaya başlar. Kültürün canlı yapısı ise zaman içinde güncellenerek kendisini devamlı surette ya da zaman zaman ortaya çıkışlarla ortaya koyar. Bir milleti analizde bu bakış açısı son derece önemlidir. Var olanlara dairler var olması muhtemelleri diyalektik bir tarzda olmasa da bize anlatabilir. Zira diyalekleştirici bakış açıları ön yargıları ve ötekileştirmeleri besleyebilir ki bu durum tarihin bir tahrip unsuru halini almasına yol açabilir. Toplumlar içine düştükleri durumlardan bazen tarih üstüleşen bu adeta tözsel alanlara çıkıp oradan aldıkları malzemeyi güncelle birleştirerek çıkmanın yollarını veya toplumları motive etmeyi deneyebilirler. Böylece tarihsel bir dönem kült halini alarak asırlar boyu bazen kendisi kalarak bazen de yapısı tamamen dönüşerek yaşamaya devam eder. Haçlı kavramı işte tam da bu cümleden kavramlardandır. Bu yazıda amaç bazı ön yargıları desteklemenin basit bir yolunu göstermek asla değildir. Tarihe yapılar üzerinden bakarak analizin önemi gösterebilmek bu yazının talihi olacaktır. Zira Haçlı kavramı ve metaforu bu cümleden indirgemelerin ve ötekileştirmelerin malzemesi olabilmek noktasında çok ilginç bir yerdedir. Mevlana’nın meşhur fil hikâyesi buna dairdir ve tarihi bilginin hakikatini anlama yolculuğunda önemlidir. “Hintliler karanlık bir ahıra bir fil getirip hâlka göstermek istediler. İlk defa fil görecek olan insanlar hayvanı görmek için o kapkaranlık yere toplandılar. Fakat ahır o kadar karanlıktı ki gözle görmenin imkânı yoktu. O, göz gözü görmeyecek kadar karanlık yerde file ellerini sürmeğe başladılar. Birisi eline hortumu geçirdi, “Fil bir boruya benzer” dedi. Başka birinin eline kulağı geçti,“Fil bir yelpazeye benziyor“, dedi. Bir başkasının eline ayağı geçmişti, dedi ki:“Fil bir direğe benzer.“ Bir başkası da sırtını ellemişti,“Fil bir taht gibidir“, dedi. Herkes neresini elledi, nasıl sandıysa fili ona göre anlatmağa koyuldu. Onların sözleri, görüşleri yüzünden, birbirine aykırı oldu uzun süre tartıştılar.Herkesin elinde bir mum olsaydı sözlerindeki aykırılık kalmazdı.”[1]Elimizde Haçlı kavramını tamamen gösterecek bir “mum” olmadığına göre herkes kendi baktığı yerden görmeye devam edecek gibi görünmektedir. Ama her halükarda bu kavram bir tarihi süreçte ortaya çıkmış, daha sonra ise bir medeniyetin aklında bir kavram ve metafor dünyası inşa etmiş, ötekileştirmenin önemli bir enstürmanı haline gelmiştir. Diğer yandan her iktidar söylemi kendi varlığı açısından bu kavrama bir anlam yüklemeye devam etmektedir. Norveç’te yaşanan son olay tarihi arka plan günce ilişkisine dair oldukça önemli argümanlar sunmakta ve dikkat çekici bir inceleme alanı açmaktadır. Bu olayı anlamak için şahsın söylemlerinin ipuçlarından yola çıkarak tarihi arka plan ve güncele dair yapılacak bir inceleme tarihi bir yapı analizi girişimi için anlamlı olabilecektir. Zira olay çok değişik yönlerden irdelenebilir ancak burada ortaya konulmak istenen Norveç’te yaşanan bir olayın olgu dünyasına dair bir tecessüs girişimidir. Olaya göz atıldığında ve olayın failinin sitesindeki görüntüler tetkik edildiğinde çok derin tarihi atıflar görülmektedir. Tapınak Şövalyeler, Haçlı Seferleri, Osmanlı ve Türk algısındaki yaklaşım ve İslam’a dair bakış açısı, bunlara ek olarak Marksizme karşı alınan tutum hep tarihsel bir birikimin şahsın zihin dünyasına dair yansımalarıdır. Söylemler de ise Avrupa güncelindeki gelişmelerin popülist, demagog ve propagantist bir üslup dikkat çekmektedir. Şahıs ister bireysel olarak kendisini temsil etsin isterse de bir tüzel varlığın bireysel tezahürü olsun Avrupa kıtasında var olan bir aklı temsil etmektedir. Bu akıl tarih ve güncelden beslenmektedir. Adeta bir ur gibi Avrupa’nın aklında gelişip kansere dönüşeceği zamanı sinsice bekler gibidir. Şahsın bu kadar büyük bir tepki çekmesi sanırım üstü örtülmeye çalışanın ortaya dökülmesi ve mızrağın çuvala sığamaz hala gelmiş olmasıdır. Burada akla gelen sor şu farklılıkları birlikte yaşatma sloganı taşıyan Avrupa yoksa farklılıklardan kurtulmaya doğru mu evrilecek? Pandora’nın kutusu açıldı mı? Yoksa biriler Avrupa’da siyaseti yönetmek için yöntem mi değiştiriyor? Hayatın adaletimidir yoksa onca silah ticaretinin terörün bedelimidir bu ödenen? Filistin’inin yanında tavır alışla alakası olabilir mi bu eylemin? Bu olayın münferid bir hadise mi yoksa organize bir süreç mi olduğunu zaman gösterecek ama şimdilik var olandan yola çıkarak akıl yürütme yapmaya imkân sağlayacak kadar bilgiye de malikiz. Bu noktada eli silahlı bir adamın kafasındaki savaş kavramını çözümlemek için kendisine tarihi referans kabul ettiği dönemlerin savaş mantığına bakmak yerinde olabilir. Bu analiz bize şahsın bazı söylemlerini anlamlandırma da faydalı da olabilir.

Tarihî Arka Plan: Savaşa Dair

Şahsın referanslarında bariz olarak öne çıkan Haçlı Seferleri ve o çağa dair telakkiler sonraki dönemlere de kendini aktararak devam etmiştir. Bu döneme ait hukukçu ve teologların oluşturduğu savaş nazariyesi Haklı Savaş Teorisi’dir. Buna göre savaşın kötü bir şey olduğu öne sürülür, ama dayanılmaz koşullar altında ve sıkı kurallara bağlı olduğu sürece savaş Tanrı’nın nispeten daha hafif bir kötülük olarak göz yumduğu bir şeydir. Ancak, savaşın taşıyacağı herhangi olumlu yan, düzenin ya da statükonun yeniden kurulma amaçlarıyla sınırlıdır. 400 yıllarında Hipo’lu Aziz Augustine-şiddet üzerine yazan ve ilk ve hala en ayrıntılı düşünürdür-savaşın haklı sayılabilmesi için uyması gereken ölçütleri tanımlamaya çalışmıştır. Bunlar daha sonra kilise hukukuçluları ve teologlar tarafından büyük ölçüde basitleştirilerek üç maddeye indirgenmiştir. İlk önce savaşın haklı bir nedene dayanması gerekir ve normalde böyle bir neden ya geçmişteki ya hâli hazırdaki bir saldırganlık ya da karşı tarafın zarar verici eylemi olabilir. İkinci olarak da prensin yetkisi olarak bilinen şeye dayanmalıdır. Diğer bir deyişle yasal bir makam tarafından ilan edilmelidir, elbette genellikle seküler bir makam tarafından… Ancak daha sonra haçlı seferini ilan edenlerin altında, güçleri arasında savaşa izin verme yetkisi olan din adamlarının olduğunu göreceğiz. Beş yüz yıl önce bu ilk iki ölçüt, Seville’li İsidore tarafından Kilise hukukuna giren bir cümlede özetlenmiştir: “Mülkü geri almak ya da saldırıyı püskürtmek amacıyla yapılan savaş haklı ve yasaldır.” Üçüncü ölçüt de doğru amaç olarak bilinir. Savaşa katılanların amaçlarının saf olması gerekir ve savaş, uğruna savaşılacak haklı amaca ulaşmanın görünürdeki tek yolu olmalıdır, o zaman bile, gereğinden fazla güç kullanılmamalıdır. Bu dönemde güç kullanımına yönelik olumlu bir yaklaşım da doğmuştur. Genelde şiddettin özde kötü olmadığı kabul ediliyordu ancak ahlaki açıdan gri bir alandı, onu siyah ya da beyaz yapan uygulayanın amacıydı. Bu nedenle teoride “iyi şiddet”, hatta “haklı zulmü” bile düşünmek mümkündü. Bu, Ortaçağdaki Kutsal Savaş kavramının temellerinden birini oluşturdu. Bir diğeri de Tanrı’nın politik bir yapıyla ya da iradesinin ürünü olan bu dünyadaki politik olayların gidişatıyla yakından ilişkili olduğu inancıydı. Bu nedenle bu yönetim biçimi ya da gidişatı destekleyen şiddet, onun insanoğlu için amaçladığını bir adım ileri götürüyordu. Yine de şiddetin haksızlığa ya da saldırganlığa karşı, gerekli ama tatsız bir tepki olarak haklı gösterilmesi gerekiyordu ama bu aynı zamanda Tanrı’nın istekleriyle uyumlu, olumlu bir adımdı.[2]

Aktüel Konjonktür:Ekonomik Kaygıları Bağrışmak

Ekonomik kriz nedeniyle Avrupa’da birlik duygusunun ve ruhunun yerini ulusal kaygılara ve korumacı eğilimlere bırakmış görünmektedir. Buna ilave olarak kıtaya vaki göçlerin oluşturduğu sosyal korkular milliyetçi siyasi bir dalgaya yol açmakta ya da bu eğilimleri desteklemektedir. Bu konjonktürün reel belirtisi ise aşırı sağcı partilerin yükselişinde gözlemlenebilir. Bunun yanında merkez partiler de bu aşırı sağ oylara talip olmakta ve buna bağlı söylemler gerçekleştirmektedirler. Göçme karşıtlığı ve yabancı korkusu ise rasyonel düşünceyi içselleştirmiş Avrupa toplumunda meşru bir gerekçe ve motor kavramlar olarak öne çıkmaktadır.[3] Ekonomikleşmiş bir hayat algısını ancak o daire tehdit algısı oluşturacak argümanlarla harekete geçirmek mümkündür. Ekonomik kriz, işsizlik ve sosyal güvenlik sıkıntıları yaşayan bir kıta idarecileri kendilerine yönelebilecek negatif enerjiyi ancak bir öteki inşasıyla başka bir alana yönlendirebilirler. 11 Eylül’ün oluşturduğu İslamafobia bu ötekileştirmenin kökleşmesi için çok verimli bir enstrüman olarak görülebilir. Ötekilerin farklı inanç taşıyor olmaları ekonomik baş belalıkları yanında destekleyici bir unsurdur. Ekonomik kriz popüler bir üslüp ve üstün bir demagojik yetenekle aşırı sağ tarafından retoriğe dönüştürülmüştür. Bu söylemleri destekleyecek son gelişme ise 2011 Arap Baharının kıtaya taşıdığı yeni göç dalgalarının oluşturduğu ortamdır.[4] Sosyo-ekonomik refahı etkilenen kıta toplumları bu aşırı sağ popülizm ile güdülenmeye çalışılırken var kılınan öteki tarihsel bir zeminden aldığı destekle de kendisini geliştirmektedir.

Anders Behring Breivik, bunun gaddarca olduğunu kabul ettiğini, ancak "gerekli olduğunu düşündüğünü" söyledi. “Adaletsever Şövalyelerin Komutanı” olarak imzasını atan bu şahıs tarihsel bir arka planın aktüel bir konjonktürde var ettiği bir medeniyet algısının son ve kanlı ürünüdür. Haçlı ruhu, Tapınakçı bir zihin yapısı ve modern korkuları dile getiren bir retorik. Marksizm ve İslam’a karşı silah çeken bir modern zaman şövalyesi!? Şahıs söylem yetkinliğini güncelden alırken meşruiyet tabanını ise tarihi olandan almaktadır. Gaddarlığı gerekli gören bir algı nerden kaynaklanmış olabilir? Bunun için yukarıda genel hatları verilen savaş kültürüne bakmak yeterlidir. İyi şiddet ve haklı zulüm gibi bir bakış açısı 1095’te Papa Urbanus’un Haçlılarına hareket meşruiyeti verdiği gibi haklı neden ve doğru amaç bağlamında savaşı estetize eden bir akıl gaddarlığı yukarıda aktüel zemin bağlamında verdiğimiz bir ortamda gerekli ve doğru bulabilir. Geçmişten günümüze bir saldırganlık algısı içinde olan bir akıl çok kolaylıkla kendisine haklı nedenler üretebilir ve üretmiştir de. Kendisinin amacının çok saf ve doğru olduğunu düşünen bir kişi doğru amaçla öldürülenlerin maruz kaldığı gaddarlığı meşrulaştırabilir. Zira Şahıs Avrupa halklarının ilerleyen zamanda kendisine teşekkür edeceğinden bahisle bu psikolojik durumunu ortaya koymuştur. Bu durum ve olay bir münferid hadise olabileceği gibi kurumsallaşmış bir zihnin son aktüalitesi de olabilir: 11 Aralık 1917’de Kudüs'e giren İngiliz Orgeneral Allenby Selahaddin Eyyubi'nin mezarına vurarak; 'Kalk Selahaddin biz yine geldik' şeklinde bir konuşma yaparken de muhtemelen farklı bir psikoloji içinde değildi. Fransız GeneraliGeavraud, 1920 tarihindeki Meyselun Savaşı'nın ardından Şam'da Selâhaddin'in kabrini Haçlı ruhunu göstererek; "Ey Selâhaddin! Dinle biz döndük" derken ve Osman Gazi’nin sandukasını tekmeleyen Yunanlı komutan hangi tarihi geçmişin güncel örnekleriydiler demeden edemiyor insan. Fransa Dış İşleri Bakanı Gueant, "Cumhurbaşkanımızla ilgili yapılan eleştirilerle ilgili olarak şunu söylemek istiyorum. Şu an herkes, Sarkozy'nin orada olduğuna şükrediyor. Herkes televizyonlardan Kaddafi'nin yaptığı katliamı izlemeye hazırlanıyordu. Tanrıya şükür ki Cumhurbaşkanımız, Haçlı Seferi'nin önderliğini yaparak önce BM'yi, ardından da Arap Birliği ve Afrika Birliği'ni harekete geçirdi"[5] sözleriyle haçlı kavramını daha dün denilecek bir kullandı.

Norveç’te yaşanan hadisenin ulusal ve uluslar arası boyutları pek çok uzman tarafından irdelenecektir. Ama tüm bu irdelemeler gaddarlığı makul ve gerekli gösterecek aklın dün ortaya çıkmadığını bilmelidirler. Bu işin en vahim yanı başarıya ulaşmış olmasıdır. Aklında ve ruhunda bu tip duyguları yeşertenler bu işin bir eylem zemini olduğunu görmüşlerdir. Kendilerini meşrulaştıracak söylemler içerisinde bu durumun bir kaos kuşağına dönüşmemesi sağduyu ve tedbirin elden bırakılmamasına bağlıdır. Artık Norveçliler sanırım Koyu demli bir Hristiyan hemşerilerini ifade özgürlüğü kapsamında görmemize içerlemezler ve eyleminin ise bir var olma, bireysel kültürünü temsil etme hakkını kullanma olduğunu söylememize de kızmazlar, tek kültürlülük talebinde şiddet kullanmasını da gaddarca olsa da gerekli olarak değerlendirip makul ve mazur görmemizi hatta onunla halaylar çekmemizi de mazur görürler. Hatta kendisine ve benzerlerine düşünce ve silah bazında örgütlenme hakkını ülkemizde vermemizi, onlara propaganda imkânları sağlamamıza, eylemleri için maddi olanaklar elde etmelerine göz yummamıza, insan hakları demokrasi ve özgürlükler anlayışı içerisinde onların kültürel hak talebinde olduklarını söylememize gönül koymazlar, eylemlerini ise gaddarca ve teröristçe görmemize rağmen gizlice veya açıktan omuzlamamıza darılmazlar dileriz. İfade özgürlüğü, kültürel talepler ve yerel isteklerin susturulmaması o muhteşem demokratik açık toplumun amentüsü olduğuna göre bu şahsın da bu talepleri temsil ettiğini söylememize şaşırmazlar umarız. Zira bu şahıs bal gibi de kültürel bir hak talebi içindedir. Kendi bireysel ve toplumsal kültürünün örselendiği, asimile edildiği, işgale uğradığı, yok sayıldığı iddiasındadır. Bombasını alıp şehre inmiş, silahını alıp adaya çıkmıştır. Bunları yaparken de işaret edilen tarihi ve güncel referanslara dayanmıştır. Ne demiş atalar “Men Dakka dukka!!! Neydi; etme bulma dünyası!!!” Acaba bombalar Bağdat’ta patlasaydı ve ölenler biçare Bağdatlılar olsaydı o ölümcül kanıksamamız içinde döner de ne oluyor diye bakar mıydık? Avrupa’nın sokaklarında ballar ve sütler akan o asude dünyasından dünyaya yansıyan bu şiddet tarihi bir tekerrürün ayak seslerimidir yoksa şirazesinden çıkmış bir zihnin münferid tecennün halimidir bilinmez ama genç bir adam sanırız ve umarız bir medeniyetin yangın alarmını yeniden çalıştırmıştır. Yoksa yaşayan kavramlar hayatımızda başıboş kalmalarının yeni intikamlarını almaya devam edeceklerdir. Terör’ü türlü söylemlerle meşru gösterenlere ve İslâm’a terör izafe edenlere tarihin en iyi cevabı onları “Hıristiyan Terör”ü ile sarsması olsa gerektir. Burada doğulu bir bireye düşen ise bu yazının genelinde var olduğu vehmedilebilecek genellemeler ve indirgemeler içine düşmeden her batılının bir haçlı olduğu ön yargısından uzak durmasıdır. Bize yapılan tüm ithamlara karşı bir Avrupalının işlediği suçu tüm bir kıtaya yamamak kolaycılığından kaçınılmasız zaruridir. Kendisine taşlarla mukabele eden ve ayak takımı ve çocuklarına Peygamber efendimizi taşlatan Taiflilere karşı beddua etmeyen ve hidayetlerini dileyen bir tavır yoldaki önemli bir ölçüdür. Bugün bizler ülkemiz içerisinde ve dışarıda “çocuklarını dahi kışkırtarak” sözlü ve fiili taşlara maruz kalanlar biliriz ki tedbir ve tevekkül iki kanattır. Bir Avrupalının günahı tüm kıtaya mal edilememesi bir fiili tevekkül ise var olanı görmemek ve tedbir almamak da o derece zillettir. Bugün bir irade Avrupa’da bir hükümeti gençlerine saldırarak politik ve propaganda ağrılıklı mesajlarla tedip etme gayretindedir. Zira etkinin tespiti biraz da hedefe bakılarak söz konusu olur. Hedeflenen kitle Avrupa kamuoyudur ve belirli bir dönüştürme amacı taşımaktadır. Gençlerin öldürülmesi etkinin daha derin olmasını amaçlamaktadır. İşin perde arkasını işin ehli bilir ama görünen odur ki tüm Avrupa hükümetlerine yönelik açık bir mesaj vardır. Yoksa Avrupa’da İslamafobia’da sonra Hristiyanafobia mı ortaya çıkmaktadır? Dış ötekilerle yönlendirilemeyen toplum kendi iç ötekilerini mi var etmeye başlamıştır? Bu yazı bu olayın bireysel bir terör eylemi olmanın çok ötesinde tarihi ve güncel arka planlardan beslenen bir vakıa olduğunu ortaya koyarak meselenin üstünün kolaycılıkla örtülmemesi gerektiğine işaret etmenin yanında doğulu bir akılla olup biteni anlama çabasında itidalden ayrılmadan müdebbir düşünmenin gereğine de işaret etmiştir. Bugünümüz yarından kopuk değildir yarınımız ise bugünün izinde gelecek olacaktır.

 


[1] Mevlâna’dan Altın Öğütler, (Haz. Hakan Büyükdere-Ali Dündar), İstanbul, 2005, s. 48.

[2] Jonathan Riley-Smith, Haçlılar Kimlerdi?, (Ter. Berna Kılınçer), İstanbul, 2004, s. 20–21.

[3] Fatma Yılmaz Elmas-Mustafa Kutlay, “Avrupa’yı Bekleyen Tehlike: Aşırı Sağın Yükselişi”, Usak Analiz, No:11, Temmuz 2011, s. 3–6.

[4] Elmas-Kutlay, “Avrupa’yı Bekleyen Tehlike “, s. 17.

Diğer Yazıları
© 2018 TASAM Tüm hakları saklıdır.
Developer KILIC