1. Türkiye - ABD Forumu, Açılış Konuşması Başkan Şensoy’un | 14.07.2011, İstanbul

Açılış Konuşması

Türkiye - ABD Forumu Açılış Konuşması ( 15.07.2011, İstanbul ) Çok kıymetli misafirler... Öncelikle toplantıya katılımınızdan ötürü TASAM adına şükranlarımı size sunuyorum. ...

Kürt Sorunu’nun Nasıl Evrileceği Türkiye - ABD İlişkilerinin Geleceğini Belirleyecek

 

Çok kıymetli misafirler... Öncelikle toplantıya katılımınızdan ötürü TASAM adına şükranlarımı size sunuyorum. Türkiye - ABD forumu başlığıyla ilkini yaptığımız bu düşünce toplantısının sizlerin katkılarıyla başarılı geçmesini ümit ediyorum. TASAM - NESA ortaklığında gerçekleştirilen bu toplantının hem Türkiye hem Amerika Birleşik Devletleri hem de diğer dost ve müttefik ülkeler ve halklar yararına faydalı sonuçlar çıkarmasını ümit ediyorum.

Aslında toplantının yapılış gayesi; şu an yaşadığımız dünyayı, bölgeyi, iki ülke ilişkilerini ve dünyanın geçirmekte olduğu dönüşümü de ortaya koyuyor. Dolayısıyla bu toplantının niye yapıldığı ya da ne amaçla düşünüldüğü üzerinde durarak vakit kaybetmek istemiyorum. İlk fırsatlar ve riskler başlıklı açılış oturumunun konuşmacısı olarak şöyle genel makro bir çerçeve çizmenin faydalı olacağını düşünüyorum.

Türkiye - ABD ilişkilerini tahlil etmeden önce nasıl bir dünyada yaşadığımızı ve hangi parametrelerle karşı karşıya olduğumuzu çok genel hatlarıyla ve sıraya koymadan görmek gerektiği kanaatindeyim.

Şüphesiz Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte tek kutuplu olarak tarif edilen dönemi ABD’nin çok verimli ve doğru kullandığını söylemek pek mümkün değil. Özellikle Başkan Bush Dönemi, uygulanan politikaların bu tek kutuplu gücü büyük ölçüde israf ettiği sonucunu ortaya koyuyor.

Geldiğimiz noktada çok kutuplu bir dünya ile karşı karşıyayız.

Altı çizilmesi gereken birinci etken, dünya açısından “çok kutupluluk”… Fakat bu tarif edilmesi zor bir “çok kutupluluk”… Çünkü güç merkezlerini ve rollerini henüz tam olarak tarif etmek mümkün değil. Dünyadaki küresel asayişle ve küresel güvenlikle ilgili sorumlulukların birçoğunu ABD yürütmeye devam ediyor.

Fakat hemen arkasından gelen ve güç adayı olarak gösterilen Avrupa Birliği’nin geleneksel Batı Bloğu’nda ve Doğu’da Çin, Hindistan, Rusya’nın bu küresel güvenliğin sağlanmasıyla ilgili çok sınırlı alanlar dışında ciddi bir inisiyatif almadığını görüyoruz. Dolayısıyla bugün çok kutupluluğu tarif etmek için herhalde çok erken…

Önümüzdeki 5-10 yıllık dönem içinde bu tablo daha net bir hale gelecek. Çünkü bu yeni güçler; iletişimi, teknolojini ve Batı merkezli olarak dünyaya sunulan uluslararası hakları sonuna kadar kullanıyorlar. Özellikle ekonomik büyüme alanı ve serbest ticaret imkanları başta olmak üzere… Fakat dünyayla ilgili alması gereken riskler konusunda da ne kadar inisiyatif aldıkları tartışmaya açık.

Bu arada ABD bu inisiyatiflerinden ne kadarını paylaşmak istiyor, o da ayrı bir tartışma ve değerlendirme konusu. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz dönemin çok kutuplu, çok bilinmeyen denklemler içeren bir dönem olduğunu ve önceden iki kutuplu veya tek kutuplu olarak politika üretmeye alışmış merkezler açısından bir kaos, bir travma dönemine işaret ettiğini ifade etmekte fayda var. Çünkü tek bilinmeyenli ya da iki bilinmeyenli denklemlere göre politika üretmeye alışmış olan merkezler, Dışişleri Bakanlığı ve bütün kurumlar bu çok boyutlu rekabet içinde. Bu kadar bilinmeyenli bir denklem içinde politika üretmekte etkili olma konusunda olağanüstü sıkıntı yaşadıkları kanaatindeyim. Bu en büyük devletlerden en küçük devletlere ve bütün kurumlara kadar sirayet etmiş durumda.

Bu çok kutuplulukla birlikte dünyada gelişen ikinci etken; entegrasyonun çok hızlı olarak artması... Çünkü dünyada gelişen bu çok büyük rekabet içerinde çok sayıda ülkenin kendisini var etmesi ve bu rekabet içinde yerini alması çok zor olduğu için, genelde Avrupa Birliğini model alan bütün dünyada çok ciddi entegrasyon çalışmaları var. işte Güney Amerika’dan, Afrika’dan, Asya’nın birçok bölgesine varıncaya kadar çok sayıda değişik isimler altında örgütlenmiş, entegrasyon çalışmaları var. Çeşitli ülkelerin çeşitli menfaatleri için bu entegrasyonun çatıları altında bir araya geldiğini görüyoruz.

Bir diğer etken de; bütün bu entegrasyon çalışmalarına, birleşme - bütünleşme çalışmalarına paralel zıt bir kavramın kurumsallaştığı görülüyor. Bu da mikro milliyetçilik… Önümüzdeki 5 - 10 yıl içinde çok sayıda yeni ülke kurulabileceği ve Birleşmiş Milletler’deki üye sayısının biraz abartılı bir teoriyle iki katına çıkabileceği şeklinde de öngörüler var.

Dolayısıyla bu mikro milliyetçilik konusu bütün ülkeler açısından, gelişmiş ülkeler başta olmak üzere ve yeni dünyadaki yeni güç adayları başta olmak üzere birçok ülkeyi ilgilendiriyor. Bu anlamda herkes açısından çıkarılabilecek riskler ve fırsatlar var.

Bütün bu çok kutuplu entegrasyonların bir taraftan yürüdüğü, bir taraftan mikro milliyetçiliğin ivme kazandığı bir dönemde ortaya çıkanı “travma” olarak tarif edebiliriz. Sanırım önemli güvenlik örgütleri de bu tanımlamayı artık kullanmaya başladılar. Öngörülebilir bir çağdan, Öngörülebilirlik Çağından Tahmin Edilebilirlik Çağına geçtik. Dolayısıyla her an her türlü sürprize açık bir uluslararası ilişki ve uluslararası toplum sistemiyle karşı karşıya olduğumuz gözüküyor. Bunun örneklerini son on yıldır çok sık yaşadık; en son önümüzde, Tunus, Mısır, Libya, Suriye olayları var. Dolayısıyla bu tam da öngörülebilirliğin çok sınırlı olduğu, tahmin edilebilirliğin temel ölçüde olacağı bir dünya sistemi içinde her türlü sürprize açık olacağımız gözüküyor.

Dünyadaki genel konjonktürü tarif etmek için iki başlığım daha var: bir tanesi uluslararası sistemden kaynaklanmayan, dünyanın geldiği nokta itibariyle ekolojik değişiklikler başta olmak üzere uluslararası ilişkileri, ülkelerin refahını ve politikalarını etkileyen dış faktörlerde bu yaşadığımız dönemde kendini gösteriyor.

Özellikle ekolojik değişikliklerin meydana getirdiği kuraklıklar, kıtlıklar, bunların yol açtığı uluslararası sorunlar da yine bu içinde bulunduğumuz sistemin zorluklarını artırıp birçok açmaz meydana getiriyor. Neticede oldukça karamsar olmayı getirecek birçok etkenle birlikte, sürekli bir kriz yönetimi içinde olmak gibi bir olgu ortaya çıkıyor. Önümüzdeki dönem Dünya sistemi açısından belli oranda bir stabilite sağlamak ve sürdürmek pek mümkün görünmüyor.

Özellikle yaşadığımız dönem ve önümüzdeki on yıl açısından şöyle bir tarif yaparsak hata yapmış olmayız: Bir taraftan da bütün bu uluslararası sistemin güç dengelerinin yer değiştirmesinin getirdiği rekabet ortamıyla birlikte tüketim kalıpları değişmediği müddetçe güç hangi tarafa geçerse geçsin ekonomik krizden ya da krizlerden çıkamayacağımız bir dönemi yaşıyoruz.

Çünkü bugünkü yaşadığımız ekonomik krizin temelinde Batı’daki geleneksel teknoloji ve sermaye birikiminin Doğu’ya doğru yeni gelişmekte olan ülkelere transfer olmasını ve yeni güç adaylarına doğru birikmesini görüyoruz. Ama  krizin daha derininde olan konunun tüketim kalıplarıyla alakalı olduğunu düşünüyorum. Çünkü tüketim kalıpları değişmediği müddetçe dünyanın geldiği nokta itibariyle mevcut kaynakların bu talebi karşılamasının ve bunun yönetilmesinin çok mümkün olmadığı görünüyor. Dolayısıyla tüketim kalıpları değişmedikçe içinden çıkamayacağımız, zaman zaman etkileri hafifleyecek zaman zaman yükselecek bir kriz yönetim süreci içinde bulunacağımız görünüyor.

Şimdi bu çok kutupluluk, tahmin edilebilirlik çağı, dış küresel faktörler, entegrasyon, mikro milliyetçilik ve tüketim kalıplarına dayalı, sadece ne kadar çok üretirse ve ne kadar çok tüketirse ekonomik refahını sağlayabilen ekonomik modelin nasıl bir dönüşüm geçireceğine bağlı olarak değişecek olan dünyadaki ekonomik kriz ortamında Türkiye - ABD ilişkileri nereye gidiyor? Nasıl bir potansiyeli var? Nasıl riskleri ve fırsatları var? Sanırım buraya geçmekte fayda var.  

Tartışmasız ABD dünyadaki en büyük, en önemli küresel güç. Bu anlamda küresel güç olmanın getirdiği bütün parametrelere sahip Türkiye, bölgesinde bir bölgesel güç adayı olarak şekillenen ama bölgesel güç olma misyonunun da içini doldurması açısından henüz oldukça yol alması gereken bir ülke, . Böyle bir konjonktürde, dünyada yeniden değişime zorlanan alanların hepsi de Türkiye’nin çevresinde ve Türkiye’nin tarihi hinterlandını oluşturuyor.

Çünkü bu çok kutuplu sistemin getirmiş olduğu rekabet içinde bir çok ülke, gelişmiş ülkeler de başta olmak üzere, değişik parametrelerde çok önemli risklerle karşı karşıyalar ve bunun en altında yer alan az gelişmekte olan ülkelerin de bu süreçte ilk savrulmaya başlayan ülkeler olduğunu görüyoruz.

Bu Tunus ile başladı, Mısır ile devam etti, Libya’ya sıçradı, Suriye ile devam etti. Bu ülkeler özellikle Sovyetler Birliği dağıldıktan sonraki süreçte; dünyaya entegre olma noktasında, insan kaynağını değiştirme noktasında, modernize olma noktasında kendilerini kapalı tutup dünyadaki rekabete hazırlayacak hiçbir hazırlık yapmadıkları için ilk savrulan ülkeler oldular.

Dolayısıyla Türkiye’nin yakın çevresine baktığımız zaman; Kafkaslar, Balkanlar, Orta Doğu, Kuzey Afrika, Orta Asya, ve Güney Asya’nın bir kısmı, kısacası Türkiye’nin tarihi hinterlandı yer alıyor. Bu alanların hepsi de dünya açısından sürprizlere ve değişime gebe önemli merkezler. Yeni güçler arasındaki rekabetin de temel alanları bu saydığım alanlar. Dolayısıyla burada etkili olmak isteyen, buradaki değişimi - dönüşümü dünyada herhangi bir kaosa yol açmadan ve ekonomik zenginliğe katkıda bulunacak şekilde dönüştürmek isteyen herhangi bir güç için - ki en önemli güç adayı ABD - Türkiye vazgeçilmez ve bu anlamda stratejik önemli bir partner. Fakat burada tamamlayıcı ilişkinin sağlıklı kurulması gerekiyor. Çünkü Türkiye’nin kendine has bir takım algıları, tehdit algılamaları ve endişeleri var. Çok iyi alanlar var, kurumsal olarak eksik olduğu çok alanlar var.

Her iki tarafta da birbirini tamamlayacak çok fazla farklı özellik var. Fakat böyle bir iş birliğinin zorunlu kıldığı böyle bir dönemde, Türkiye - ABD ilişkilerinin özellikle son iki yıldır oldukça sancılı bir dönem yaşadığını da görüyoruz. Bunları üç başlıkta toplayacak olursak, en önemlileri olarak İsrail’le yaşanan sorunlar, Ermeni meselesi ve İran’la - ilgili İran’ın nükleer programıyla ilgili - yaşanan sorunlar olarak görünüyor.

Burada konuların detaylarına diğer oturum başlıklarında girilecek ama bu üç konuda ortaya çıkacak olan karşılıklı mutabakat, karşılıklı güven ve iş birliğinin diğer alanlardaki büyük potansiyelin ortaya çıkmasına önemli katkılar sunacağı ortada. Bir de İsrail ve Ermenistan sorunun sadece ülkelerle sınırlı olmayıp bunların Amerika Birleşik Devletleri’nde ve dünyada uzantısı olan büyük diasporalara sahip olan sorunlar olduğunu da görmek gerekiyor.

Hem İsrail Musevi lobisi hem Ermeni diasporaları - Ermeni lobisi ABD’de Türkiye aleyhine birçok etkinlik ve faaliyette bulunuyor, oradaki yöneticileri etkilemeye çalışıyor. Bunlar zaten on yıllardır bilinen ve sürekli iki ülke gündeminde takip edilen sorunlar.

Dolayısıyla karar şüphesiz karar alıcılara, politikacılara ve yetkililere ait olmakla birlikte Türkiye’nin merkezinde bulunan ve çevresinde çok önemli değişim bölgelerini kapsayan bir ülke olarak ABD ile karşılıklı güven ve menfaatler temelinde varabileceği mutabakatın, dünyanın yeniden dönüşümü noktasında yeniden çok anahtar bir rol oynayacağı kanaatindeyim.

Türkiye ABD ilişkileri bugüne kadar genelde asgari ya da siyasi temelde yürütülmüş, toplumlar arası ilişkiler olması gerektiği şekilde gerektiği kadar derinleştirilmemiş ve kanallar tesis edilmemiş. Özellikle Başkan Obama’nın “kamu diplomasisi” kavramına ve “yumuşak güç” kavramına verdiği önemden de ilham alarak; Türkiye - ABD ilişkilerinin her parametrede üniversiteler arasında, iş adamları arasında, sivil toplum kuruluşları - düşünce kuruluşları arasında ve şüphesiz karar alıcılar arasında çok daha derinleştirilmesi, birbirini anlayan, birbiriyle konuşan, müzakere eden, tartışan bir çok kanalın karşılıklı olarak çalışması gerektiği kanaatindeyiz.

Zaten o kanallardan birisi olarak bu Forum fikri ortaya çıkmıştır. Tabi Türkiye’nin şu anda en önemli yapısal endişesi Kürt meselesiyle yaşadığı sorunlar. Bu ABD açısından, Türkiye - ABD ilişkileri açısından da çok önemli bir turnusol kağıdı. İki tarafın birbirine resmi olarak herhangi suçlaması ya da herhangi önyargısı yok. Ama Kürt sorununun ne şekilde evrileceği - benim kişisel kanaatime göre - Türkiye -  ABD ilişkilerinin bu saydığımız bütün coğrafyalarda yapacağı iş birliğinin de belirleyicisi olacak diye düşünüyorum.

Türkiye, Kürt meselesine dayalı olarak etnik bir bölünme tehlikesi ile karşı karşıya olmadığını ve bu anlamda güven içinde olduğunu hissettiği sürece ABD ile olan ilişkilerinin bugünkü seviyelerinin çok üzerine çıkabileceği kanaatini kişisel olarak paylaşmak istiyorum. Çünkü Türkiye’de ABD ile ilgili yapılan sempati anketlerinde çok olumsuz sonuçlar çıkıyor. Dünyadaki ilk üç içinde yer alıyor ABD antipatisi. Dolayısıyla bu antipatinin çok doğal seviyelere çekilebilmesi, Türkiye - ABD ilişkilerinin ifade ettiğimiz bütün kanallarda etkin çalışıp, dönüşen çevre ülkelerde birlikte işbirliği yaparak çalışabilecek konuma gelmesi için Kürt meselesinin Türkiye açısından bir turnosal kağıdı olduğunu düşünüyorum.

Bu anlamda ABD tarafından verilebilecek güven telkini kurumsal olarak hissettirilebilirse, ABD antipatisinin de çok çok düşük seviyelere ineceği öngörülebilir. Çünkü ABD ile bizim tarihî olarak Avrupalı bazı ülkelerle yaşadığımız gibi hiçbir sorunumuz ya da paylaşım kavgamız, savaşımız yok. Kürt meselesinin önümüzdeki dönem Türkiye - ABD ilişkilerinde önemli bir psikolojik eşik ve turnusol kağıdı olacağını da öngörüyorum.

Türkiye’ye yönelik hiç özeleştirimiz yok mu, şüphesiz var. Türkiye’nin izlediği dış politika ve çok boyutlu gelişen dünya sistematiği içinde etkin olma çabalarına bizde kendi kurumsal çerçevemiz içinde katkıda bulunmaya çalışıyoruz. Ama Türkiye’nin geldiği noktada şu iki şeyi prensip olarak daha güçlendirmesi ve kurumsallaştırmasında fayda var. Orantılı risk, karşılıklı bağımlılık. Türkiye’nin gücü ölçüsünde risk alması; söylemlerinin boyutunu gücüyle doğru orantılı bir seviyeye çekmesi ve ABD başta olmak üzere bütün ilişkilerinde, bütün etkin olmak istediği alanlarda orantılı bir risk üstlenmesi gerekiyor. Çünkü orantılı risk aynı zamanda dış politika tercihlerinin doğru yapılmasını da gerektiriyor.

Türkiye’nin geleneksel devlet politikası Batı perspektiflidir ve Avrupa Birliğinin üyelik müzakerelerini “tam üyelik” ile sonuçlandırmak üzere konumlandırmıştır. Dolayısıyla Avrupa Birliği üyeliğini Türk dış politikasında ilk sıraya koyup kalanları da doğru sıralayarak ve birbirinin önceliklerini karıştırmadan yönetmek gerekiyor. Bu aynı zamanda bir orantılı risk planlanmasını içeriyor.  

Çünkü karşılıklı bağımlılık oluşturulmadığı zaman tek taraflı ilişkiler hem ekonomik alanda hem siyasi anlamda her zaman sürpriz ve krizlere gebe. Türkiye, dünya’nın 16. büyük ekonomisi ve kendi bölgesinde önemli konuma sahip bir ülke. ABD ile ticaret hacminin üç milyar dolar olduğunu düşünmek herhalde çok komik bir rakam. Dolayısıyla her parametrede bu karşılıklı bağımlılığın tesis edilmesine büyük ihtiyaç var.

Son ifadem de Amerika Birleşik Devleri’ne bir yapıcı eleştiri. Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecinde, Orta Doğu’daki Arap kabileleri ayaklanmaya başladıkları zaman ya da o dönemde İngilizlerle bir takım gizli anlaşmalara girmeye başladıkları zaman, İstanbul’dan çok sayıda zabit - bugünkü adıyla subay - Bölge’ye gönderiliyor. Kabilelerin ileri gelenleriyle konuşarak onları ikna etmeleri, devlete bağlı kalmalarını sağlamaları noktasında yönlendiriliyor. Giden subaylara bazı Arap kabilelerinin liderlerinin verdiği bir cevap var. Aslında bu dünya tarihi açısından da herkes için önemli. Bana göre önemli bir ayrıntı. Gelen subaya Arap kabilesi lideri diyor ki: “Yüz yıllarca güç ve adalet sizdeydi, biz onun için hiç peşinizden ayrılmadık. Ama şimdi hem güç hem adalet sizde zayıfladı, dolayısıyla bundan sonrası için kusura bakmayın.”

Bu anekdot bütün güç adayları ve tüm büyük güçler için “güç ve adalet” çizgisinin doğru korunmasının önemini vurguluyor. ABD en güncel en büyük güç şu anda. Dünyadaki bu “güç ve adalet” çizgisinin; birçok sorunun çözümünü ve birçok entegrasyonun, müttefikliğin, dostluğun temeli olduğunu da bir dost olarak yine hatırlatmakta fayda buluyorum.

Saygılar sunuyorum...

 

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 4724 ) Etkinlik ( 164 )
Alanlar
Afrika 64 1100
Asya 68 1679
Avrupa 13 1316
Latin Amerika ve Karayipler 12 135
Kuzey Amerika 7 494
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2741 ) Etkinlik ( 42 )
Alanlar
Balkanlar 23 564
Orta Doğu 15 1117
Karadeniz Kafkas 2 645
Akdeniz 2 415
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 3096 ) Etkinlik ( 72 )
Alanlar
İslam Dünyası 53 1999
Türk Dünyası 19 1097
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 3265 ) Etkinlik ( 61 )
Alanlar
Türkiye 61 3265