Yunanlılar Nasıl Denizci Oldu?
Dr. Nejat TARAKÇI, Jeopolitikçi ve Stratejist
Dr. Nejat TARAKÇI, Jeopolitikçi ve Stratejist
Yayın Tarihi : 19.9.2016
Yunanlılar Nasıl Denizci Oldu?
Giriş

Yunanistan'ın ilk sakinlerine Pelasgi, yani "deniz halkı" denirdi. Yarımadanın bu sakinleri kuzeyden göçen işgalcilerin etkisi ile güneye kaçtılar. Birbiri ardı sıra gelen işgallerle güney kıyılarına ve Ege Adaları'na yayıldılar. Yani başlangıçta Yunanlıları deniz kıyısına ve adalara doğru iten neden güvenlik odaklıydı. Bu coğrafi konum, halkların denizle bütünleşmesini sağladı. Dünya tarihine denizci ve demokrasinin kurucusu olarak geçen Yunanlılar, evrensel kültüre damgasını vuran bir medeniyetin de yaratıcısı olarak tanınmaktadır. Yunan kültürü, Roma ile birlikte Avrupa Birliğini yaratan iki kültürden (Greko-Romen) biri olarak kabul edilmektedir. Tüm Akdeniz, Kuzey Afrika, Batı ve Kuzey Avrupa’ya kadar uzanan bu devasa coğrafyadaki Yunan kültürel etkisi denizcilik sayesinde oluşmuştur. Bu noktada Yunanlıların nasıl denizci olduğunu sorgulamak gerekiyor. Bu eğilim, zorunlu bir güvenlik sorunundan mı, ekonomik yaşam alanlarının yetersizliğinden mi, devlet adamlarının uzak görüşlülüğünden mi kaynaklanmıştır?


Yunanistan'ın Doğuşu

Yunanlıların tarih sahnesine çıkması MÖ 8. yüzyılda Miken Uygarlığının çöküşe geçmesi ile başlar. Bu dönemde gerek kültürel gerekse toplumsal alanda büyük canlanmalar başladı. Miken yazısı unutuldu. Yunanlar Fenike Alfabesinden Yunan Alfabesini  yarattılar. Böylece, bir milletin doğuşu ve varlığını devam ettirebilmesi için en önemli unsur olan dil birliği sağlanmış oldu. Daha sonra lehçe farklılıkları, Attika lehçesi çevresinde birleştirildi. Bu dil, Yunan denizciliği ile yayılarak Makedonya’dan Hindistan’a uzanan geniş bir coğrafyada konuşulmaya ve okunmaya başlandı. Doğu Akdeniz havzasının, Ortadoğu’nun ve Kuzey Afrika’nın lingua-franca’sı [1]haline geldi. Milattan önce 6. yüzyıla gelindiğinde Yunan dili ve kültürü coğrafi olarak topraklarının kapladığı alandan çok daha geniş bir alanda etkiliydi.  
 
Yunanistan’ın nüfusu MÖ 800'den MÖ 350'lere kadar geçen 450 yılda tahminen 700 binlerden 8-10 milyona kadar çıktı. Hızla artan nüfusa karşın, tarıma elverişli araziler bu nüfusun doyurulması için yeterli değildi. Bu nedenle MÖ 750'lerden itibaren Yunanlar her yönde koloniler kurmaya başladılar. Böylece ana kara ve adalara sıkışmış Yunan denizciliği gelişmeye başladı. Bu gelişme hem ekonomik yönden hem de denizcilik yönüyle birbirini tamamlayarak güçlendi.  O dönemde göçler, genellikle bireysel ya da aile çapında bir olay değil, her keresinde birkaç yüz kişiden oluşan gruplarca örgütlendirilen bir hareketti. Korunmak için çok sayıda insana gerek vardı. Sayı çokluğu, aynı zamanda, Sicilya ve Güney İtalya ya da Kuzey Ege ve Karadeniz kıyıları gibi uzak yerlerde bile, barbar halkların[2] ortasında kurulan yeni yerleşim yerlerinin Yunan karakterinin tümüyle korumalarına olanak verdi.[3] Yunan nüfusunun bir kısmı sürekli ticari ve ekonomik bağlantıları olan bu kolonilerde yaşadılar. Kendilerine özgü kültürlerini mimari, sanat ve edebiyat alanında bu kolonilere yerleştirmeyi başardılar. Anavatanları ile bağlantılarını hiçbir zaman koparmadılar Takip eden dönemde Roma İmparatorluğu ve 17. Yüzyıldan itibaren İngiltere’nin bu sistemi taklit ettiği söylenebilir. İlk olarak Anadolu’nun Ege kıyıları koloni haline getirildi.  Daha sonra Trakya ve Kıbrıs adasında koloniler kuruldu. Marmara Denizi çevresi, Karadeniz kıyıları ve hatta günümüzdeki Ukrayna kıyıları bile kolonileştirildi. Bunun yanı sıra Adriyatik Kıyıları, Sicilya, İtalya’nın doğu uçları ile Fransa’nın güney kıyıları, Korsika, Libya ve Mısır da bile Yunan kolonileri kuruldu. Günümüz modern şehirlerinden Siracusa, Napoli, Marsilya İstanbul başta gelen koloni şehirleridir.
 
Yunanlardan kalma bir amfi-tiyatro, Siracusa - İtalya Yunanlılar bu kadar büyük bir coğrafyada, askeri gücü olmadan bir yandan kendilerini zenginleştiren, bir yandan da geniş ve kalıcı bir kültürel etki alanı yaratan bu başarıya nasıl ulaştılar?  Bunun cevabını kolonilere yapılan düzenli ticari taşımacılık ve ticari malların koloni pazarlarında yine Yunanlıların kontrolünde yapılan satışlar olarak verilmelidir. Bu ekonomik ve ticari başarının yanında Yunan ana karasındaki sanat, felsefe, mimarlık, edebiyat alanlarındaki yüksek kültür de kolonilere yansımıştır. Peki, neyin ticareti yapılıyordu? Her dönemin yüksek kar getiren ve sürümü olan malları vardır. 16. Yüzyıl baharat ve buğday yüzyılı idi. 20. Yüzyıl petrol yüzyılı oldu. Bu dönemde Şarap ve zeytinyağı, öteki birçok mala göre oldukça değerli ürünlerdi ve üretilmeleri özel iklim koşullarını ve özel becerileri gerektiriyordu. Bununla birlikte, kolaylıkla küpler içinde depolanıp gemilerle taşınabiliyordu. Yunan denizciliğinin elinin erebileceği bölgelerde yaşayan barbarlar, bu ürünlerin değerini hemen anladılar. Karşılık olarak tahıl, kereste ya da öteki ham maddeleri verdiler. Güçlü bir şarap ve zeytinyağı ihracatı sürdürülebildiği sürece, nüfus, yerel tahıl üretim olanaklarının kısıtlaması olmadan artabilirdi. Zeytinyağı ve şarabın tahıl ve hammadde karşılığında ihracatı, tüm Yunan ve Roma tarihi bakımından asal önem taşıyan bir değişim biçimiydi. Bu değişimin sosyal hayata yansıması iki şekilde oldu:
·  Birincisi zeytin ağacı ve bağ yetişen kıyılarda oldukça büyük kentlerin türemesine olanak verdi. Çünkü bu kentler ithalatla sağlanan tahılla beslenebildi
·  İkincisi, çiftçileri, etkin ve kesinlikle kasabanın ticaret yaşamı içine soktu. Böylece şarabı ve zeytinyağı ile pazara bir alıcı bir satıcı olarak özgürce katılan Yunan çiftçisi Ortadoğulu bir çiftçiden farklı olarak kendini ideal bir yurttaş olarak gördü ve başkaları tarafından da öyle görüldü.

Milattan önce 6. yüzyıla gelindiğinde Yunan dili ve kültürü coğrafi olarak topraklarının kapladığı alandan çok daha geniş bir alanda etkiliydi.  Ayrıca bu dönemde dışarıdan köle getirme âdeti de başladı. M.Ö. 5. yüzyıla gelindiğinde köleler artık nüfusun üçte birini oluşturuyordu. Demek ki, o dönemde göçmen sorunu yoktu, iş gücü açığı kölelikle gideriliyordu. Aynı şekilde 17. Yüzyılda İngiltere iş gücü sorununu Afrika’dan sömürgelerine zorla köle taşıyarak giderecekti.  Atina'da nüfusun beşte ikisi (bazı yazarlara göre beşte dördü) köleydi. Yunan kolonileri dinî ve ticari yönden geldikleri şehirlere bağlı olsalar da politik yönden kendi kontrolleri kendi ellerindeydi. Eski Yunanlar hem anayurtlarında hem de kolonilerinde kendilerini bağımsız küçük topluluklara bölmüşlerdi.  Polis adı verdikleri şehirler Yunan hükûmetinin ana birimleri haline gelmişti. Bu dönemde hem Yunanistan'da hem de denizaşırı sömürgelerinde büyük ekonomik gelişmeler olmuş, insanların yaşam standartları oldukça iyileşmiştir.  Bazı ekonomi tarihçilerine göre, Antik Yunanistan, endüstrileşme öncesi ekonomilerin en gelişmişlerinden biriydi. Bir Yunan işçisinin ortalama günlük ücreti yaklaşık 12 kg buğdaya denk geliyordu. Bu, ortalama günlüğü yaklaşık 3,75 kg olan Roma dönemindeki bir Mısırlı işçinin ücretinden yaklaşık 3 kat daha fazlaydı.
 

Yunanistan’da İnanç

Eski Yunan kültüründe çok tanrılı bir inanış vardı. Her önemli doğa ögesi ve insan duyguları ile ilgili tanrılar vardı. Tanrıların tanrısı Zeus dünyayı ve gökleri yönetir, ondan sonra kardeşleri Hades ve Poseidon gelirdi. Zeus'un kardeşlerinden Hades ölülerin dünyası olduğu kabul edilen yer altı dünyasını, Poseidon ise Yunanların yaşamlarında hayatî öneme sahip olan denizlerin tanrısıydı. Yunanlıların tanrısal imgelerinde bile ölümün karşıtının deniz olması tesadüf olabilir mi?  O dönemde Akdeniz dünyasında pagan ve çok tanrılı değişik inançların yaygınlığı, Yunan kolonicilerinin bu alanda bir direnişle karşılaşmasına engel oldu. Çünkü insan toplulukları benzer inançlara sahipti ve bu konuda toplulukları etkileyecek organize bir karşıt inanç grubu yoktu. Bu konuda en olumsuz örnek inanç çatışmasına kurban edilen İskenderiye kütüphanesidir.
 

Ticari Denizcilikten Savaş Denizciliğine

Persler M.Ö 546’da Lidya’yı yenerek baş şehri Sard ile birlikte Milet, Efes, Priene, Karine, Didim, Miyos ve Heraklia, Foça gibi İyon şehirlerini yani Yunan kolonilerini ele geçirince Yunanlılar, tehlikenin her an ana vatana ulaşabileceği korkusunu duydular. Foçalı Yunanlılar kendilerine yeni bir yol çizdiler.  Pers istilasından sonra güney Fransa’ya göç ederek Marsilya şehrini kurdular. Bu istila ile Yunanlılar, Anadolu’dan gelen zeytinyağı ve şarap üretiminin de önemli bir kısmını kaybettiler. Persler bu şehirleri 47 yıl hâkimiyetleri altında tuttular. O dönemde Pers İmparatorluğu’nun sınırları Asya’da Ege sahillerinden Hindistan’a ve Hazar kıyılarına,  Afrika’da Libya’ya, Avrupa’da Makedonya ve Batı Karadeniz sahillerine kadar uzanıyordu ve zamanının en büyük imparatorluğu idi.
  

Foça Pers Mezar Anıtı

Persler Ege’ye ulaşınca karşılarına deniz engeli çıktı. Bu bağlamda yaklaşık bin yıl sonra Osmanlı devleti de aynı kaderi paylaşacaktı. Donanma olmadan Batı yönündeki fetihlerin devam etmesi veya zapt edilmiş yerlerin elde tutulması mümkün değildi. Ayrıca, denizden gelecek güçler, Persleri Anadolu’dan geri de atabilirdi. Bu noktada hem Persler hem de Yunan şehir devletleri olası bir savaş için hazırlanmaya başladı. İyon kültürü ile Pers kültürü çok farklı idi. Ege’nin karşı yakasındaki büyük yarımadada ise adları yeni yeni duyulmaya başlanan Atina ve Eritria[4] adlı şehir devletleri (polis) bulunuyordu. M.Ö 499’da İyon kentleri Perslere karşı ayaklandı.  Ayaklanmanın bastırılması (MÖ 494) beş yıl sürdü. Milet ve Eritria yağmalandı. Çünkü İran ile Ege arasındaki mesafe çok uzun ve zorluydu. Perslerin bölgede yeterli askeri yığınağı olmaması ayaklanmanın bastırılmasını geciktirmişti. Ayrıca bir önemli faktör daha vardı. Atina ve Eritria kentleri ayaklananları desteklemek üzere İyonya’ya birkaç gemi göndermişlerdi. İyonya’daki Pers hâkimiyeti devam ederse sıranın kendilerine geleceğini biliyorlardı.
 

MÖ 5. Yüzyılın Savaş Gemileri

Perslerin bu sorunu nasıl çözdüğünü anlatmadan önce, o dönemdeki savaş gemilerine bir göz atalım.  MÖ 5. yüzyılda Akdeniz'de deniz savaşlarında kullanılan en gelişmiş savaş gemileri Trireme[5] adı verilen üç güverteli kürek ve yelkenle yürütülen gemilerdi. Her kürekçiye bir kürek düşerdi.  Özellikle Yunan şehir devletlerinde kürekçiler köle değil maaşlı vatandaşlardı. Atina şehir devletinin sahip olduğu triremeler (İ.Ö. 4.yy) güverte üzerinde ancak 15-20 piyade taşırken, sonraki dönemlerde Roma triremeleri, Pön Savaşları sırasında bu sayıyı 120'ye kadar çıkartmıştır. Uzunlukları 36 – 40 metre, genişlikleri ise 6 metre civarındaydı. Uygun rüzgâr olduğunda toplam alanı 175 metrekareyi bulan yelken takımıyla hareket edebilirlerdi. Ancak yeterli rüzgâr olmadığında ve muharebede kürekçi takımına dayanmak zorundaydılar. Bu gemilerde 170'i kürekçi olmak üzere 200 mürettebat istihdam edilmekteydi. 20 piyade de ilave edildiğinde toplam personel sayısı 220 kişiydi.
 
Bir Trireme Filosunun Temsili Resmi O dönemde Akdeniz'de temel deniz muharebesi taktiği, gemilerin pruvasında bulunan mahmuzu kullanarak düşman gemisini mahmuzlayarak batırmaktı. Eğer bu mümkün olmazsa trireme düşman gemisine olabildiğince yakın geçiş yapmaya ve bir taraftaki kürekleri kırarak gemiyi manevra yapmaz hale getirmeye çalışırdı. Bir başka manevra da düşman gemisine rampalayarak asker çıkarmaktı. Bu kez düşman gemisi güvertesinde kıyasıya bir çatışma yaşanırdı ki, bu herhangi bir kara çatışmasıyla hemen hemen aynı şartlarda olurdu. Her iki tarafın savaş gemilerinde bu tür olası bir çatışma için asker bulunmaktaydı. Yunan İttifakı Donanması'nda tam silahlı Hoplitler ( zırhlı mızraklı Yunan piyadesi), Pers Donanması'nda ise hafif piyadeler vardı.
 

Mahmuzlama Taktiği

Pruvada yer alan mahmuz, düşman gemisinin bordasını parçalayabilmesi için tunç kaplamayla sağlamlaştırılırdı. Çünkü mahmuzlu gemiler, her şeyden önce çarpışmanın darbe etkisine dayanacak kadar güçlü inşa edilmeliydiler. Dahası mahmuz için gereken tunç hem oldukça pahalı, hem de tek parça halinde dökülen bu kısım için uzman dökümcülere gerek duyulmaktaydı. M.Ö Yunanistan’da ve daha sonra Roma döneminde dökümcülüğün gelişmesinin öncelikle savaş gemisi teknolojisi ile yakından ilgili olduğu söylenebilir. Mahmuzlama, oldukça ustalık gerektiren bir manevraydı. Manevra doğru yönde yapılmalı ve tekne, uygun vuruş durumuna kadar olabilecek en yüksek hızda ilerlemelidir. Bu anda kürekçilere emir verilir ve mahmuzlama hızına düşülür. Bu mahmuzlama hızı iyi belirlenmeli, etkili bir vuruş yapmaya yeterli olduğu gibi darbeden sonra düşman gemisinden kurtulmayı sağlayacak bir hız olmalıdır. Aksi takdirde düşman gemisine takılıp kalınırdı. Bu nedenle mahmuzlamanın hemen ardından kürekçilere verilen emirle geriye kürek çekilirdi. Persler ve Asya'da yerleşik Grekler bu dönemde diekplous olarak bilinen bir manevrayı da kullanmaya başlamışlardır. Çok kesin olmamakla birlikte bu manevra, düşman hatlarının belirlenen bir kesiminde güç yoğunluğu sağlayarak bir gedik açmaya dayanmaktadır. Savaş gemileri bu gedikten geçerek düşman hatlarının gerisine sarkar ve düşman gemilerini geriden mahmuzlar.  Kuşkusuz böyle bir manevra daha büyük seyir ustalığı gerektirmektedir. Diekplous taktiğine karşı koymak için Yunanlılar sıkı bir dairevi nizam içinde bulunmayı hedefleyen Hedhehog (kirpi) taktiğini geliştirmişlerdir. Bu durumda hat nereden yarılırsa yarılsın düşmanın arkadan kuşatması önlenmektedir. Bu karşıt taktik Yunanlı General Temistokles tarafından Artemisium Deniz Savaşı’nda kullanılmıştır.
 

Pers Donanması

Bir kara imparatorluğu olan Pers İmparatorluğu deniz gücüne sahip olmak için ele geçirdiği kıyı şehirlerini ve eyaletlerini kullandı. İkinci Yunanistan seferi için imparatorluk donanması MÖ 480 yılının ilkbaharında Enez Sahillerinde toplandı. Toplanan gemilerin adetleri ve geldikleri yerler şu şekilde idi.
·                    Finike ve Suriye’den 300 gemi
·                    Mısır’dan 200 gemi
·                    Kıbrıs’tan 150 gemi
·                    Kilikya’dan (Adana-Mersin- İskenderun) 100 gemi
·                    İyonya’dan 100 gemi
·                    Pontus’tan (Doğu Karadeniz) 100 gemi
·                    Karya’dan  (Bodrum) 70 gemi
·                    Aiolis’ten (Edremit Körfezi – Foça arası) 60 gemi
·                    Likya’dan ( Teke Yarımadası bölgesi) 50 gemi
·                    Pamfilya’dan  ( Antalya – Silifke arası) 30 gemi
·                    Doria’dan ( Rodos ve Girit) 30 gemi
·                    Kiklat Adaları’ndan (Yunanistan anakarası ile batı Anadolu kıyıları arasındaki irili ufaklı 220 adayı kapsamaktadır)  17 gemi
Pers donanması toplam olarak 1207 adet gemiden oluşuyordu. Gemilerin toplamının bu kadar büyük olmasına rağmen bir trireme tipi gemilerin muharip personel taşıma kapasitesi dikkate alındığında deniz aşırı bir harekât için az bile kabul edilebilir. Ancak Donanma Magnesia              (Eğriboz Adası’nın kuzeyindeki bölge) açıklarından geçerken şiddetli bir fırtınaya yakalandı. Gemilerin yaklaşık üçte birini battı.   Bu durumda Artemision Muharebesi'ne sadece 800[6] Pers gemisi katılabildi.
 

Yunan İttifakı Donanması

Yunan şehir devletleri Pers istilasına karşı koymak için Atina liderliğinde güç birliği oluşturdular. Tarihçi Herodot’a göre, savunma durumundaki Yunan birleşik donanmasına şehir devletlerinin katılımı şöyleydi. 
·                    Atina 127 gemi
·                    Halkis 20 gemi
·                    Sparta 10 gemi
·                    Troezen 5 gemi
·                    Korint 40 gemi
·                    Megara 20 gemi
·                    Epidaurus 8 gemi
·                    Styra 2 gemi
·                    Sikyon 12 gemi
·                    Eretria 7 gemi
·                    Keos 2 gemi

Bu triremelerin toplamı 271’dir. Ayrıca Doğu Lokris 7 ve Keos da 2 Pentekontera[7] tipi gemi göndermiştir. Böylece toplam savaş gemisi sayısı 280 olmaktadır. Atina'da denizcilik becerisi çok üstün komutanlar olmasına karşın Grek Donanması'nın komutanlığı, Sparta'lı Eurybiades'e verilmiştir. Themistokles ise komutan yardımcısıydı. Nitekim intikam gecikmedi. Dört yıl sonra MÖ 490’da Kral Darius’un birlikleri Eritria’yı ele geçirerek yağmaladılar. Ancak Atina’yı ele geçirmek amacıyla şehre 45 kilometre mesafedeki Maraton koyuna çıkarma yaptılar. Persler tarihte Maraton Savaşı adı verilen bu çatışmada ağır bir yenilgiye uğradılar. Pers ordusu geri çekildi. Persler pes etmediler. Dört yıl sonra MÖ 484’de 60 bin kişilik Pers ordusu, Çanakkale Boğazı’ndaki Nara (Abidos) mevkiinden karşıya kıyıya gemilerden kurulan iki köprü[8] vasıtasıyla geçti.
 

Tarihin İlk Deniz Savaşı

Trakya üzerinden yapılan Pers taarruzu başarılı oldu. Atinalılar kentlerini boşaltmak zorunda kaldılar. Şehir, Persler tarafından yağmalandı ve yakıldı. Yunanlılar tamamen teslim olmadığından lojistik gereksinimler Pers ordusunu zorlamaya başladı. Bu nedenle Pers Kralı Kserkes Atina’nın hemen güneyindeki Salamis Koyu’na girmiş olan Yunan donanmasına saldırarak zaferi sağlama almayı denedi. Yunan donanması yok edilirse Atina ve Sparta başta olmak üzere 20 kentten oluşan birliğin ümitsizliğe düşerek teslim olacağı düşünülüyordu. Anakara ile Salamis adası arasındaki geçit, Pers donanmasının Yunan donanmasından kat kat üstün teknelerinin manevrasına uygun değildi. Bu nedenle Yunanlılar becerikli ve yürekli manevralarla kesin bir deniz zaferi kazandılar. Bu nedenle Persler lojistik ihtiyaçlar nedeniyle kışı Yunan anakarasında geçirmeyi tehlikeli bularak ordunun büyük bölümünü geri çektiler. Ertesi bahar Yunanlılar, sayıları büyük ölçüde azalmış olan Pers birliklerini MÖ 479’da Platae’da yendiler. Bu zaferin yolunu, tarihin ilk deniz savaşı olan Salamis Deniz Savaşı açtı.  Yenilgi sonrası Persler yarımadadan çekildiler. Ancak Yunanlılar, denizciliğin verdiği avantajları kullanarak İyonya’daki kolonilerini kurtarmak amacıyla savaşı Anadolu’nun Ege kıyılarına taşıdılar. Yunan gemilerinin görülmesi bile kolonilerdeki ayaklanmalar için yetti.  Pers –Yunan düşmanlığı MÖ 446 yılına kadar sürdü. Yunanlılar MÖ 479-446 yılları arasındaki 33 yıl boyunca her yaz başında Ege kıyılarındaki Pers kalelerine saldırmak için Atina önderliğinde[9] bir filo gönderdiler. Bu filolar her defasında sonbaharda küçük veya büyük bir başarıyla geri döndü. Atina, Persler üzerinde deniz gücünü kullanarak bir yıldırma stratejisi uyguladı. Bu strateji ile kendi anakarasını da dolaylı olarak yeni bir Pers istilasından korudu.
 

Atina İmparatorluğuna Doğru

Her yıl Ege kıyılarına yapılan bu deniz seferlerinin ne zaman sona ereceğinin bilinmemesi Atina’nın sosyal dengeleri içinde bazı sorunlar doğurdu.  Yunanistan’da savaşçılar kendi savaş donanımlarını kendileri temin etmek zorundaydılar. Zenginler için bir sorun yoktu. Ancak dar gelirliler bu konuda zorlanıyordu. Onlar için tek çıkış yolu, donanmada kürekçi olmaktı. Çünkü kürekçilerin hem yağmadan pay alma hakkı hem de düzenli bir ücreti vardı. Diğer yönden kürekçilik yapan yoksul kesimin sosyal açıdan yeni haklara da kavuşma imkânı doğdu. Donanmada kürekçilik her yaz yapılan bir iş haline gelince, yoksullar kendilerine devlet işlerinde seslerini duyurma hakkı veren askeri bir rol sahibi de oldular. Atina’nın 33 yıllık saldırgan deniz harekâtına devamı etmesi Naksos ve diğer bazı adalardan tepki görmeye başladı. Naksos 12 yıl sonra MÖ. 467’de gemi göndermeyi reddetti. Bunun üzerine Atina Naksosluları yenerek haraca bağladı. Daha sonra öteki müttefiklerine de aynı biçimde davrandılar. Bu tutumun bir sonucu olarak birlik dağılarak Atina İmparatorluğuna dönüştü.
 

Sonuç

Yunanistan MÖ 431’de bir iç savaş niteliğinde olan Peloponnes Savaşlarına kadar hemen hemen 50 yılık bir dönemde altın çağ yaşadı. Bu çağ kapsadığı zaman ve coğrafya bakımından insanlık tarihinin herhangi bir dönemiyle karşılaştırılamayacak kadar yoğun ve kendini dile getirişi bakımından herhangi bir çağdan çok daha üstün bir altın çağdı. Bu sonucu, yaşam için elverişsiz coğrafi şartlardan ve Pers tehdidinden doğan Yunan denizciliğinin yarattığını söylemek abartı olmayacaktır. Yunan denizciliğinin etkinliği takip eden Roma, Ceneviz, Venedik ve Osmanlı dönemlerinde de değişmemiş aksine değişen teknoloji ile giderek artmıştır. Yunanlılar bugün dünya ticaret bahriyesindeki yerleri ve Ege’deki Adalarını örümcek ağı gibi yedi gün 24 saat birbirine bağlayan deniz seferleri ile genlerindeki denizcilik şifrelerini hala devam ettiriyorlar. Darısı başımıza !
 
 

[1] Yabancılar arasında anlaşma sağlayan ortak dil anlamında bir terim
[2] BARBAR, bu sözcük, önceleri Grek olmayan anlamına geliyordu. Grekler, hem uygarlıkta ilerlemiş olan eski Mısırlılara ve Perslere hem de İskitler ve Germenler gibi savaşçı topluluklara barbar demişlerdir
[3] William H. McNeill, Dünya Tarihi İmge Kitapevi s. 149
[4] Eğriboz Adası’nda bir Yunan şehir devleti
[5] Trireme adı bu tip gemilerin üç güverteli olmasından gelmektedir.
[6] Bazı kaynaklar gemi sayısını 600 olarak vermektedir.
[7] Yunancada elli kürekli anlamına gelen kadırga tipi gemidir. Pentekonteralar ticaret ve savaş gemileri arasında bir fark olmadığı bir dönemde bulunmuşlardır. Çok yönlü kullanılıyorlardı. Ticaret, savaş, korsanlık ve taşımacılık kullanıldıkları alanlar arasındaydı.
[8] Bazı kaynaklar köprünün duba sistemi ile yapıldığını yazmaktadır.
[9] Pers tehlikesi ortadan kalktıktan sonra Yunan dünyasının en büyük kara gücü olan Sparta savaşa devam etmeyi kabul etmeyince, askeri hareketlerin önderliğini Atina üstlendi.
İlgili Döküman İçin Tıklayın
Diğer Yazıları
© 2018 TASAM Tüm hakları saklıdır.
Developer KILIC