Avrupa Birliği’nin Geleceği ve Türkiye’nin Yeri
Dr. Nejat TARAKÇI, Jeopolitikçi ve Stratejist
Dr. Nejat TARAKÇI, Jeopolitikçi ve Stratejist
Yayın Tarihi : 23.9.2005

Diğer taraftan AB, birlik anayasasının Fransa ve Hollanda’da reddedilmesinden sonra siyasi alanda çözülmeye doğru giden yeni bir sürece girmiştir. Ayrıca, İspanya’yı takiben İngiltere’deki terörist saldırılar sonrası Avrupa’nın demokratik değerleri olarak kabul edilen çok kültürlülük ve çok ulusluluk kavramları sorgulanmaya başlamıştır. Polonya Cumhurbaşkanı Vaclav Klaus “Çok kültürlülük diye Avrupa’nın kapılarının göçmenlere açılmasını Batı medeniyetinin trajik bir hatası” olarak niteledi.(1) Bu çerçevede ister doğma büyüme vatandaşlık bağıyla bağlı, ister göçmen statüsü ile yerleşik olsun Müslümanlara karşı yeni ve rahatsız edici uygulamalar başlatılmıştır. Almanya içişleri Bakanı Otto Schily doğma büyüme teröristleri büyüyen bir kansere benzetmiştir.(2) Bu gün Avrupa’lıların büyük bir çoğunluğu, Osmanlı– Avrupa çatışmasından yankılanan Hristiyan- Müslüman karşıtlığının yerine, Türk-Müslüman imajını yerleştirmişlerdir. Laik ve demokratik yönetim sistemine rağmen Avrupa’daki Türk imajı Arap imajı ile aynı seviyede veya daha aşağıda tutulmaktadır. Peki öyleyse Avrupa’nın ağır topları olan İngiltere ve Almanya neden Türkiye’nin Avrupa Birliğine üye olmasını veya üyelik vaadiyle kontrol altında bulundurulmasını istemektedirler? Fransa ve Avusturya başta olmak üzere Müslüman bir Türkiye’nin hiç bir zaman AB içinde yeri olamayacağını, o nedenle Türkiye’ye özel statü verilmesinden yana olan ülkeler ise görünüşte bize antipatik gelse bile daha dürüst bir tavır sergilemiyorlar mı? Bu makalenin amacı Avrupa ve ABD gözüyle Türkiyenin Avrupa’nın geleceğindeki yerini ve işlevini ortaya koymaktır.

2. ABD – AB Jeopolitik Bütünlük Çekişmesi

SSCB’nin dağılması sonrasında Avrupa’daki güç boşluklarının doldurulmasında ve Ortadoğu, Avrasya politikalarında AB-ABD uyum ve işbirliği içinde oldular. Bu kapsamda Rusya’nın muhalefetine rağmen, NATO ve AB’nin genişleme stratejisinde zamanlama açısından mükemmel bir uyum sağlandı.
Bu işbirliği, Yugoslavya’nın parçalanması ve birinci Körfez Krizi(1991) sonunda ABD’nin Avrupa’yı enerji bölgelerinden dışlaması ve mali yükün paylaşılmasını talep etmesi nedeniyle sarsıldı.(3) Soğuk Savaş sonrası ABD, Uzakdoğunun güç merkezi Japonya ve Avrupa’nın güç merkezi Almanya ile ekonomik ve siyasi rekabete başladı. Almanya’nın, Fransa ile birlikte AB’yi ABD karşısında global çapta bir denge unsuru yapma stratejisi ABD’nin siyasi ve ekonomik manevraları karşısında uygulama alanı bulamadı. ABD’nin;

  • AB anayasasının onaylanmasını engellemesi,
  • NATO’nun savunma ve güvenlik olanaklarının AB tarafından kullanılmasına izin vermemesi,
  • Bir kısım AB üyesi ülkeler ile ( İngiltere, Baltık ülkeleri, Slovakya ve Polonya gibi) özel ilişkiler kurması, AB’nin bağımsız bir güç merkezi olmasını engelledi.

Japonya ise petrol bakımından % 80 oranında bağımlı olduğu Ortadoğu’nun ABD kontrolunda bulunması nedeniyle ABD politikalarına boyun eğmek zorunda kaldı. 2000 yılında iktidara gelen oğul Bush ve neoconlar tek kutuplu ortamın sağladığı siyasi ve askeri konjonktörden istifade ile süratle ABD’nin milli hedeflerini ele geçirmesi gerektiğine inanıyorlardı. Gerçekten zaman su akarken testinin doldurulma zamanıydı. 2001 İkiz Kuleler saldırısı bu stratejinin ateşleme ve başlangıç noktasını teşkil etti.(4) ABD’nin tek global askeri güç olarak kalma avantajını kullanarak, dünya petrol alanlarında tekel yaratmak istemesi, AB ve ABD’nin jeopolitik bütünlük alanlarının çakışmasına ve ister istemez rakip haline gelmelerine sebeb oldu. ABD’nin isteği ile NATO sınırlarını belirleyen Anlaşmanının 6. maddesi ilk defa değiştirilerek Afganistan’a asker gönderildi. 2003 Irak müdahelesinde ABD-AB arasındaki çatlak daha da büyüdü ABD bir çok Avrupa ülkesinin kendisini desteklemesini sağlarken AB’yi siyasi olarak böldü.

ABD’nin en büyük korkularından biri de AB para birimi EURO’nun global ölçekte ve özellikle petrol alımında DOLAR’ın yerine esas para konumunu almasıydı. Saddam Hüseyin’in petrol satışlarını Dolar’dan Euro’ya çevireceğini açıklaması, dayanaksız hukuki gerekçelerle Irak’a operasyon kararını hızlandırdı. Bu gün Irak’ın para birimi Amerikan Dolarıdır ve Irak harekatının en önemli ekonomik sonucu budur. Sonuç olarak Yugoslavya ve Ortadoğu’da başlayan ABD- AB jeopolitik güç mücadelesi devam etmektedir. Avrupa’da Ukrayna, Beyaz Rusya ve Moldovya’nın yarattığı kritik güç boşluğu henüz doldurulmamıştır. Bu ülkelerin geleceği AB’nin hayati alanlarından birini teşkil etmektedir. Bu mücadelenin tarafları ABD, AB ve Rusya’dır.

3. AB’nin Geleceği

a. Siyasi Alanda

Anayasanın onaylanmaması, Irak’a müdahelede ortak bir siyasi kararlılık sergilenememesi ve genişleme stratejisindeki anlaşmazlıklar AB’nin siyasi bütünlüğünün olmadığını göstermektedir. Federal bir yapıdan yoksun olarak halen devam eden siyasi mekanizma ( AB parlamentosu, komisyon ve daimi temsilciler) etkin bir siyasi işlev gösterememektedir.

b. Ekonomik Alanda

Yeni katılan 10 üyenin getirdiği ekonomik sıkıntı devam etmektedir. Tarımda sağlanan sübvansiyonların devam ettirilemeyeceği anlaşılmıştır. Ortak para birimi Eurodan çıkmak isteyen ülkeler olduğu gibi, girmeyi düşünmeyen ülkeler de bulunmaktadır. Son 3 yıldır ABD’nin uyguladığı düşük dolar kuru uygulaması Euro zondaki ülkeleri çok zor durumda bırakmıştır. Avrupa’nın yumuşak karnını enerji açısından dışa bağımlılık teşkil etmektedir. Bu gün % 50 olan bu oran 2020 yılında % 80’e çıkacaktır. Enerji gereksinimi, her iki dünya savaşı öncesinde olduğu gibi, AB’nin ve münferit olarak üye ülkelerin dış politikalarını doğrudan etkilemektedir. Bu etkilenme zaman zaman birliğin kriterlerini de zorlamaktadır. Ayrıca, son bir yılda petrol fiyatlarının iki katından fazla artması AB ülkelerini paniğe sevketmiştir. Şimdi her ülke bir yandan dünya çapındaki siyasi ambargoları ve kısıtlamaları bir yana bırakarak petrol üreten İran, Libya, Venezuela, Körfez Ülkeleri ve Rusya’nın peşine düşmüş ikili anlaşma yapmaya çalışmakta, bir yandan da Hazar bölgesi petrolünün Avrupa’ya akıtılması için acil boru hatları projeleri geliştirmektedirler.

c. Savunma ve Güvenlik Alanında

AB Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi bu günde güvenliğini NATO’ ya havale etmiş gözükmektedir. Bağımsız ortak savunma ve güvenlik mekanizmaları geliştirilememiştir. AB’nin ABD’den bağımsız global bir güç merkezi olmasını isteyen Almanya, Fransa ve Belçika gibi ülkeler bağımsız bir askeri güç oluşturmanın gereğine inanırken, gerek ekonomik gerekse insan kaynakları bakımından bunun ilave bir yük getireceğine inanan ve sırtını NATO ‘ya dayamaktan yana olan AB ülkeleri de vardır. Özellikle 50 yıl komünist rejim altında yaşamış yeni AB üyeleri NATO’ya ve ABD’ye daha fazla güvenmektedir. Avrupa’nın iki Nükleer ve aynı zamanda Maritime (5) gücü Fransa ve İngiltere savunma ve güvenlik bakımından daha rahat bir pozisyondadırlar. Jeopolitik teorileri yaratanların ülkesi Almanya ise AB’nin gerçek bir güç merkezi olarak ABD’yi ve Rusya’yı dengelemesi için mücadele vermektedir.

4. AB Neden Türkiye’yi İstiyor ?

AB’nin dominant ülkeleri AB’nin “Savunma ve Güvenlik” ile “Güvenli ve Sürdürebilir Enerji” gereksinimleri için Türkiye’yi istemektedirler. Bu gün, insani yaşam standartlarını geliştiren ekonomik, teknolojik ve hukuki kurallar dışında AB’nin hem global ölçekte, hem de Türkiye için fazla bir cazibesi kalmamıştır. Sınırların kaldırılması ile oluşan serbest dolaşım, insan haklarına saygı ve demokratik ortak değerler manzumesi olarak sunulan AB projesi, ülkemizin sosyo-kültürel dokusu ile uyuşmamaktadır. 400 yıllık bir mücadele sonunda feodal düzeni yıkarak Ulus Devletleri oluşturan Avrupa’nın bir çok ülkesi en az Türkiye kadar çok parçalı etnik bir yapıya sahiptir. Ama her ulus devlet kendi milletini yaratmasını bilmiştir.

Örneğin; Frankların ismini alan Fransız ulusu; Türkiye’ye dayatılan ‘ Halklar’ ve ‘Azınlıklar’ ın karşılığı olan, Breton Keltleri, Bask kökenli Gaskonyalılar, Alemanların torunları olan Alsaslılar, Roman Provansallar, Normanlar, Burgundlar ve Aktivanyalılar’ın yaklaşık bin yıllık bir asimilasyon, özellikle son 500 yıllık burjuva demokratik devrim süreci içinde oluşmuştur. Aynı şekilde İspanyol ulusu; İberler, Keltler, eski Romalı kolonistler ve German kabileleri (Suevler ve Vizigotlar), Basklar, Alanlar, Sami Araplar, Mauriler, Hami Tavarıklar, Normanlar ve kısmen etnik özelliklerini koruyan Katalonyalıların bileşiminden meydana gelmiştir. İngilizler ise; Angleler, Saksonlar, eşlerini savaşlarda kaybeden Kelt kadınları, Danimarkalılar, Norveçliler, Anjou ve Poitou’dan gelen Fransızlardan oluşmaktadır.

Ulusal bir pazarın, ulusal bir dilin oluşumu kendiliğinden doğal bir evrim süreciyle olmamıştır. Aksine genel olarak İngiliz, Fransız ve Amerikan devrimlerinde görüldüğü gibi, gelişmenin belli bir aşamasında burjuvazinin siyasi iktidarı ele geçirip kendi ulusal devletini kurduktan sonra, kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda yukarıdan aşağıya müdaheleyle, cumhuriyetimizin yaptığı gibi herkese zorunlu ve yaygın bir eğitimle ulusal bir dil adım adım yaratılmış ve iç Pazar tamamlanmıştır. İngiliz, Fransız ve Amerikan ulusu ve halkı da bu süreçlerin sonucu çağdaş içeriğine kavuşmuştur. ..Nitekim İtalyan devletinin kurucularından Massimo d’Azeglio, siyasi olarak İtalyan birliği gerçekleştiğinde, “İtalya’yı yarattık, şimdi de İtalyanları yaratmalıyız” demiştir. Yine, Polonya’nın ulusal liderlerinden Pilsudsky, “ Devleti yaratan ulus değil, ulusu yaratan devlettir” diyordu.(6)

Bu gün AB tarafından dayatılan etnik kökenli sorunlarımızın asıl nedeni, Atatürk tarafından başlatılan Türk Ulusunu Yaratma Projesinin tamamlanamamasıdır. Özellikle Türkiye’deki feodal yapının ortadan kaldırılamaması, bunun en önemli nedenini teşkil etmektedir. Son zamanlarda Fransa’nın ülkesindeki etnik grupların dil ve kültür alanındaki istemlerine ne kadar sert çıktığını hatırlamalıyız. Bu gün Avrupa, Türkiye’ye yaptığı taleplerle 400 yıllık tecrübelerini hiçe sayarak kendi tarihini ve değerlerini inkar etmektedir. Bu durumda AB’nin Türkiye’yi bir bütün olarak mı, yoksa Birinci Dünya Savaşı sonrası senaryolarına benzer bir şekilde bölünmüş olarak mı tercih ettiği sorusu gündeme gelmektedir.

5. Türk Milleti AB’ye Girmeyi Neden İstemektedir ?

Kayıtsız şartsız AB üyeliğinden yana olanlar şunları savunmaktadırlar;

· Küresel ve liberal ekonomik sisteme entegre edilmiş Türkiye için AB üyeliği ekonomik ve siyasi istikrar kapısı olacaktır,
· Daha adil ve süratli bir hukuk ve adalet sistemine geçilecektir,
· Daha iyi eğitimli ve iş bulma olanağı yüksek bir sosyo-ekonomik yapıya kavuşulacaktır,

Sonuç olarak kısaca Türk milletinin varlığı ve refahı daha güvende olacaktır. Yani, AB üyeliği Türk miletini daha mutlu yapacaktır. En refahından en az gelişmişine kadar, bu gün lütfen hepsine bakınız, Avrupalı milletleri ve halkları gerçekten mutlu mudur? Çalışma ve yaşam koşulları, sosyal güvenlik, emeklilik yaş ve şartları, aile dayanışması, insan sevgisi açısından Türk milleti ile bir kıyaslama yapınız. Gerçeğin hiç de öyle olmadığını göreceksiniz. Yurdumuza gelen yabancıların çoğu dağdaki köylümüzün sade yaşamındaki mutluluğun kaynağını bulmakta zorlanmaktadırlar. Bunu cennet yurdumuzun zengin kaynakları sunmaktadır. Satınalma gücü paritesi, aile dayanışması, milli kültür ve hasletlerimizin toplum düzeninde yarattığı disiplin ve mutluluk AB halklarının çoğundan daha iyi durumdadır. AB üyeliği, % 50’si tarıma dayalı Türk toplumunun % 5’e inmesini öngörmektedir. Böyle bir uygulamanın, demokratik alt yapısında büyük eksiklikler ( eğitim, ekonomi) olan Türk toplumunu sosyal çalkantıya düşürme olasılığı son derece yüksektir. Şüphesiz daha yapılacak çok şey vardır. Halkımızın teknolojinin sunduğu kolaylıklardan daha fazla yararlanması mutlaka gereklidir. Bunu AB projesi içinde değil, kendi milli projemiz dahilinde yapabiliriz. Bir çok kişinin söylediği, şimdiye kadar AB zorlaması olmasaydı bir çok alanda hukuki ve mali düzenlemeyi yapamazdık/yapamayacaktır söylemleri yanlıştır. Kabahat Atatürk’ten sonra Türkiye’yi yönetenlerin milli politika ve projelerden uzaklaşmalarında aranmalıdır. Adalet, hukuk, sağlık ve sosyal güvenlik alanlarında bir çok eksikliğimiz bulunmaktadır. Bunları kendimiz için mutlaka gidermeliyiz.

Türkiye’nin AB üyeliğinden, ABD ve AB gibi küresel oyuncuların beklediği: Kaynaklarının, coğrafyasının ve insan potansiyelinin sömürüldüğü bir stratejinin sürdürülmesidir. AB üyeliğinin, 1995 Gümrük Birliği Anlaşmasında olduğu gibi getireceği budur. AB’nin 15 ülkesi hariç diğer ülkelerde AB hangi sosyal refahı sağlamıştır ? Anılan ülkeler sadece Küresel Ekonomik Sömürü düzeninin bir parçası yapılmıştır. Bu sistemin çarkını IMF, WTO ve Dünya Bankası vasıtasıyla G-7 ülkeleri çevirmektedir.

Bağlayıcı hukuki bir temeli olmayan, gerektiğinde uluslararası hukuku hiçe sayan,(7) askeri ve politik ağırlığı olmayan, gittikçe kendi içinde ve global çerçevede siyasal olarak zayıflayan ve her karar süreci, politik tutumlara ve ülkelerin özel çıkarlarına dayalı olan AB, bir Birlikten ziyade 25 üye ülkenin zorunlu olarak altı ayda bir araya geldiği ülkeler topluluğunu andırmaktadır.

6. AB’nin Alternatifi Var mı?

Hiç bir ulus hiç bir konuda alternatifsiz ve çaresiz değildir. Sadece biraz çılgınlık gerekir.Bu konuda şüphesi olanlara Turgut Özakman’ın “ Şu Çılgın Türkler” romanını okumalarını öneriyorum. Bir kısım önerileri aşağıda sunuyorum.

· Türkiye’nin halihazır jeopolitik ve milli güç unsurları bir yandan çok kritik dezavantajları bir yandan da çok potansiyel ve istikbal vaadeden avantajları içermektedir. Ülkemizin sadece milli bir politikaya ihtiyacı vardır. Ülke topraklarımız içindeki potansiyel, Türkiye’nin süratle bölgesel bir güç merkezi olmasını sağlayabilecek kapasitedir. Öncelik, IMF destekli faiz ve dövize endeksli mali politikalardan vazgeçmektedir. Ekonomik bağımsızlığımızı kazandığımız zaman Türkiye’nin politik manevra alanı ve buna bağlı olarak ticari ilişkileri de genişleyecek, daha karlı ve verimli bir mecraya girecektir. Ülkemizde halen sürdürülmekte olan ekonomik politikalara alternatif politika yaratan ve savunan Korkut Boratav, Bilsay Kuruç, Erinç Yeldan, Selim Somçağ, Oktar Türel, Ahmet Haşim Köse gibi bilim adamlarımız ve ekonomistlerimiz vardır.(8) Bu kapsamda AB ile olan Gümrük Birliği Anlaşması da yeniden gözden geçirilmeli ve olumsuz hususlar anlaşmadan çıkarılmalıdır.

· AB’ye tam üyelik yukarıda açıklanan şartlar ışığında mümkün görülmemektedir. Bu nedenle şartlarını büyük ölçüde Türkiye’nin dikte ettiği Özel Statü yaklaşımı kabul edilmelidir. Tam üyelik perspektifli ancak ucu açık ve uzun vadeli görüşmeler milli benlik ve kültürümüzü daha da zayıflatacak ve bölünme tehlikesini beraberinde getirecektir.(9)

* Dr, Ege ve Yaşar Üniversitesi Öğr. Görevlisi


1 New Europe No: 635 p. 26
2 New Europe No: 635 p. 11
31991 Körfez Harbi’nde Kuveyt kurtarıldıktan sonra ABD, kan bedeli olarak Almanya ve Japonya’dan toplam10 milyar doların üzerinde zorla para almıştır. ( Jeffry Garten Soğuk Barış 1994 s.179)

4 Saldırının komplo teorisini çağrıştıran teknik yönleri bulunmaktadır.
5 Dünya çapında denizden güç nakletme kabiliyetinde olan ülkeler
6 Mehmet Ulusoy, Teori Dergisi Sayı:170 Aralık 2004 s.24-25
7 AB; Güney Kıbrıs’ı üye yaparak BM’lerce tescilli Londra ve Zürih Anlaşmalarını ihlal etmiştir.
8 Milliyet Business Eki Sayı : 86 6 Mart 2005
9Ünlü Rus strateji Aleksandr G. Dugin Batılı politikalar uygulamaya devam eden Türkiye’yi Torn Country (Bölünecek Ülke) olarak nitelendirmektedir.
Bkz. Teori Dergisi Aralık 2004 s. 50

 

Diğer Yazıları
© 2018 TASAM Tüm hakları saklıdır.
Developer KILIC