ABD VE İsrail’in Lübnan Stratejisi: Şii Zincirini Kırmak
Dr. Nejat TARAKÇI, Jeopolitikçi ve Stratejist
Dr. Nejat TARAKÇI, Jeopolitikçi ve Stratejist
Yayın Tarihi : 16.10.2006

Stratejik Yorum No: 275

Bu uygun ortamda, dini ideolojiler ve ortak inanç değerleri, küresel güçler tarafından siyasal bir güç unsuru olarak kullanılmaya başlanmıştır.Dünyamız sanki yeniden Ortaçağ’daki dini bloklaşmalara doğru kaymaktadır. Şu farkla ki, Hristiyanlık ideolojisi kendi arasındaki mezhep ve fraksiyonlardan kaynaklanan gerilim ve çekişmeleri bir yana bırakarak, Ötekilere ( Müslümanlık ve Yahudilik ) karşı kültürel ve ideolojik bir ittifak içine girmek niyetindeymiş izlenimi vermektedir.11 Eylül saldırısı bu süreci hızlandırmış ve Hristiyan dünyasındaki İslam imajı korku, şiddet ve insan hakları ihlalleri ile özdeşleşir hale getirilmiştir. Maalesef Papa’nın Bavyera’da yaptığı son konuşması da dünya çapında tepki alan politik ve ideolojik bir yaklaşım olarak kabul görmüştür. ABD’nin Irak’a girmesi ve Yeni Ortadoğu Projesi ile birlikte, Lübnan’daki Müslüman-Yahudi çatışması da yeni bir boyut kazanmıştır.Anti-Semitizm’de öne çıkan ülkelerden olan İran, 1980’den bu yana devam eden ABD karşıtlığına nükleer faaliyetleri de eklenince ABD’nin birinci derece politik hedefi haline gelmiştir. Lübnan’daki İran destekli Hizbullah’ın İsrail’e yönelik saldırılarını artırarak İsrail’in Lübnan’a girmesine neden olduğu bu ortamda, gelişmeleri birbirinden bağımsız düşünmek mümkün olamamaktadır. Bu makalenin amacı, ABD, İsrail ve İran’ın Lübnan’daki savaşla birlikte artık su yüzüne çıkan ve saklanamayan gerçek hedeflerini ortaya koymaya çalışmaktır.

2. İran’ın Geçmişi ve Geleceği

a. Şeriat Rejimine Geçiş

ABD destekli Şah rejimi, İran’da müşterek bir milli ülkünün oluşturulmasını ve toplumun dokusunu yeniden düzenleyen reformları başaramamıştır. Atatürk Türkiye’sinde olduğu gibi top yekün bir kalkınma stratejisi ortaya koyamamıştır. Bu nedenle toplumda geniş sosyal ve ideolojik etkileri olan dini liderler (Mollalar) tamamen pasifize edilememiş ve refahın tabana yayılması sağlanamamıştır. Bu politik ve sosyal yapı içinde İran, uzun yıllar ABD kontrolunda modern bir sömürge gibi yönetilmiştir. 1979’da Mollaların liderliğindeki ezilen geniş toplum kesimleri, entellektüel ve aydınların da desteği ile Şah’ın diktatörlük rejimine son vermeyi başarmışlardır. Kısa süre sonra entellektüel ve aydınlar tasviye edilerek Mollaların kontrol ve denetiminde bu günkü dine dayalı İran devleti kurulmuştur. 1979’a kadar Batılı bir çizgide süren İran’ın uluslararası ilişkileri de şeriat düzeni ile birlikte yeni bir mecraya girmiştir. Uluslararası politik ve ekonomik konjontürün uygun olması, yeni yönetimin şeriat hükümlerine dayalı dini uygulamalarını kolaylaştırmıştır.

Daha sonra petrol gelirleri sayesinde çevre ülkelere devrimi ihraç etme ve bu ülkelerdeki Şii grupları destekleme stratejisi uygulamaya konmuştur. Çinden alınan roket teknolojisi ile silahlanma kapsamını geliştiren İran, Batı’nın karşı çıkmasına rağmen şimdi Rusya’dan alınan nükleer teknoloji ile uranyum zenginleştirme programına devam etmektedir. Ayrıca Irak, Tacikistan, Suriye, Ürdün, Lübnan ve bölgedeki diğer ülkelerdeki Şii grupları destekleyerek politik etki alanı genişletmeye çalışmaktadır. ABD karşıtlığı politikasını Rusya ve Çin ile ilişkilerini geliştirerek dengeleyen İran, bu sayede global politik baskılardan korunmayı hedeflemektedir.

b. Yahudi Karşıtlığı Stratejisi

Şeriat devletinin fikir babası ve devrimin lideri Ayetullah Humeyni, İsrail’i ortadan kaldırmayı hedefleyen stratejisinin ismini “ Büyük Şeytanla Savaş” olarak belirlemiştir. Cevabını bulmakta zorlandığımız soru şudur. Ortadoğu’daki Müslüman dünyasına Batı tarafından monte edilen Yahudi devleti, Müslümanlar için ortadan kaldırılması gereken bir tehdit midir? Büyük Şeytan İsrail’in Yahudi halkı, 15. yüzyılın sonlarında Müslümanlarla birlikte İspanya’dan Hristiyanlar tarafından atılmışlar ve ortak bir kaderi paylaşmışlardır. Büyük bir kısmı Osmanlı ve Garp Ocakları Donanması tarafından kurtarılarak Kuzey Afrika’ya tahliye edilmişlerdir. İran’ın İsrail karşıtı katı politikasının, inanç farklılığından ziyade, gerek kuruluş öncesi gerekse, daha sonraki genişleme sürecinde İsrail’in Müslümanlara karşı insan haklarını ihlal eden uygulamalarından kaynaklandığını söylemek mümkündür. İran’ın Ortadoğu’da bunca Müslüman ülke varken İsrail karşıtı politikalarda liderliğe soyunmasının altında, dini ve politik etki alanını genişletme amacını taşıdığı söylenebilir. Bu kapsamda mücadelenin etkinliği açısından, dine dayalı Yahudi karşıtlığı stratejisi uygun bulunmuş ve İsrail Büyük Şeytan olarak nitelendirilmiştir. İran’ın stratejisinin birinci ara hedefi, Lübnan’da Şii bir İslam devleti kurarak İsrail sınırlarına dayanmaktır. İkinci ve ana hedef İsrail’in Ortadoğu’dan atılmasıdır. Bu doktrine ve konsepte uygun olarak Hizbullah adlı militan örgüt, İran askeri istihbaratının desteğiyle 1982 yılında Lübnan’da faaliyete geçmiştir. Örgüt İran ile bağlarını, Şii dünyasının lideri olan bu ülkenin İsrail işgaline karşı yürüttüğü mücadelesine verdiği destekle açıklarken, İran Devrim Muhafızlarından aldığı desteği de gizlememektedir. Hizbullah’ın siyasi doktrini de Humeyni söylemi üzerine kurulu: ’Büyük Şeytan’la Savaş ... Günümüzde Rus yapımı Katyuşa roketlerine ilave olarak İran yapımı menzili 200 kilometreye varan füzeleri de kullanarak güney Lübnan’daki İsrail mevzilerine ve menzil dahilindeki İsrail yerleşim yerlerine saldırılar düzenleyen Hizbullah’ın, 70 binin üzerinde sempatizan kitlesi olduğu sanılmaktadır. Hizbullah’ın, güney Lübnan’da 4 binin üzerinde silahlı milis gücü olduğu değerlendirilmektedir. Lübnan’daki en güçlü örgüt konumundaki Hizbullah, İsrail’e karşı ortaya konan stratejinin bir numaralı kuvvet unsurudur. Hizbullah bir aydan fazla süren çatışmada İsrail’in hedeflerine ulaşmasını engelleme başarısını göstermiştir. İran’ın şeriat devleti haline gelmesi ile birlikte, Filistin’de de İslami cihata dayanan anti-siyonizm direniş örgütleri ortaya çıkmıştır. Bu oluşumlarda İran’ın maddi ve manevi desteğinin önemi bilinmektedir. Filistin için cihad anlayışına dayalı İslâmi hareketler 1981’de oluşturulan Cihad Ailesi ve 1983’te Şeyh Ahmet Yasin’in oluşturduğu cemaat ve daha başka oluşumlarla başlatılmıştır. 1987’de Filistin’deki Müslüman Kardeşler cemaatinin özel bir kolu olan Filistin İslâmi Direniş Hareketi (HAMAS) ortaya çıkmıştır.Her iki örgütte seçimlere katılarak yönetimde hukukilik sağlamışlardır. HAMAS Filistin’de hükümet etme yetkisini alırken, Hizbullah Lübnan parlamentosunda temsil edilmektedir. Ancak ABD ve İsrail, terör örgütü olarak kabul ettikleri her iki oluşumu da demokrasi kapsamında yasal olarak tanımamaktadır. Buradan çıkan sonuç şudur. Irak’ta olduğu gibi her seçim demokrasi demek değildir. Esas olan uygulamalardır.

3. Zafiyet İçindeki Devlet: Lübnan

1926’da kurulan Lübnan’da yönetim, yarım asır boyunca sürekli sorun olarak devam etmiştir. 1975’te din ve mezhep esasına dayalı bir yönetim şeklinde anlaşma sağlanmıştır. Buna göre Cumhurbaşkanı Hristiyan, Başbakan Sünni ve Meclis Başkanı Şii olacaktı. Bu çözümde 1932 nüfus sayımı esas alınmıştı. Bu sayımda Hristiyanlar %52, Müslümanlar %48 nüfusa sahipti. Yeni sayım yapılmamakla birlikte, Müslüman nüfusun Hristiyan nüfusu geçtiği bilinmektedir. Başta ABD ve AB olmak üzere, Lübnan’ın şeriatla yönetilen Müslüman bir ülke haline gelmesi, Batı için Akdeniz’in bu çok önemli stratejik bölgesinde kontrolun kaybedilmesi anlamına gelecektir. BM’e kayıtlı bir devlet olan Lübnan, dini ve mezheplere dayalı idari ve politik yapısının acı ve sıkıntısını çekmektedir. Burada Atatürk’ün Cumhuriyeti kurarken laiklik prensibini kabul etmesinin ve Hilafeti kaldırmasının ne kadar isabetli ve çağdaş bir yaklaşım olduğunu hatırlatmama lütfen müsade ediniz Hizbullah gibi Şii kökenli militarist grupları kaçınılmaz olarak ülkesinde barındırmakta ve onları Lübnan ordusunun bir parçası olarak kabul etmektedir. Küba’da yapılan 14.Bağlantısızlar Zirvesinde konuşan Lübnan Devlet Başkanı Emil Lahut; Küçük ülkelerin Lübnan direnişinden çıkaracağı dersin Lübnan’ın, İsrail ordusunun yenilmezlik efsanesini yıkması olduğunu belirmiştir. (2) 21. yüzyılın ilk çeyreğinde Doğu Akdeniz’de müstesna bir konuma sahip olan Lübnan için artık tarafsız ve bağlantısız kalmak mümkün değildir. Bu söylemi ABD’nin Irak’a girdiği 2003’te de dile getirmiştim. Bir ülke kendi topraklarında kesin politik ve askeri kontrolu sağlamak zorundadır. Son 50 yılda bu ülkenin yaşadıkları, kuruluşundaki hatalı prensiplerin sonucudur. Lübnan gibi bitaraf bir ülkenin bertaraf olması kaçınılmazdır. Yaşadığımız olaylar bunun kanıtıdır. ABD ve İsrail’in çağrısı ile Lübnan’a yerleştirilecek askeri güç bunu sağlayabilecek midir? Türk askerinin de görev alacağı bu ülkede Hizbullah’ın silahsızlandırılması mümkün olsa bile, Lübnan’ın bunu devam ettirmesi mümkün görülmemektedir. O halde ne olacaktır? BM yönetimindeki uluslararası askeri gücün çok uzun vadeli görev yapamayacağı dikkate alındığında, Lübnan, güvenliğini ikili bir anlaşma ile stratejik ortak olarak kabul ettiği güçlü bir ülkeye veya NATO gibi askeri bir kuruluşa devredecektir. Bu ülkeler ABD-İngiltere koalisyonu veya daha fazla katılımlı olabilir. Böylece Lübnan mevcut demografik yapısı (3) ile Batı’nın politik kontroluna sokulacak veya demografik yapısı değiştirilerek Hristiyan devleti haline getirilecektir.

4. İsrail’in Kuşatılma Korkusu

İsrail üç semavi dinden biri olan Yahudilerin kurduğu ilk ve tek devlettir. Dünyada onlarca Müslüman ve Hristiyan devlet olmasına rağmen tek Yahudi devleti vardır. Ortaçağ’dan 20.yüzyılın ortalarına kadar dünyanın her yerinde ezilmiş ve kıyıma uğramış bir halkın, büyük ve uzun mücadelelerden sonra kurmayı başardıkları bu devletin Yahudiler için ne anlama geldiği açıktır. Bu nedenle İsrail’in bekası her türlü düşünce ve hareketin üzerindedir. Hem İsrail halkı, hem de Yahudi diaspoarası bu yönde indoktrine edilmişlerdir. Kurulduğundan beri İsrail, bütün devletlerin yaptığı gibi Jeopolitik Bütünlüğe ulaşma çabası içine girmiştir. Yani, gıda yönünden kendi kendine yeterli hale gelmek, etkin ve kolay savunabilir ulusal sınırlara sahip olmak, bölgede stratejik madde olan su kaynaklarını kontrol etmek gibi hedeflere ulaşmak için büyük çaba sarfetmiştir. Bu kapsamda Suriye’nin Golan Tepelerini, Kudüs’ü, batı Şeria’yı işgal etmiştir. Denizden kıyı şeridini emniyete alırken, Kibbutz adı verilen özel üretim merkezleri ile tarımda büyük atılımlar yapmıştır. Su kaynakları kıt bölgede damlama ile sulama tekniğini keşfederek tarımda yüksek verime ulaşmıştır.

Savunma alanında yüksek silah teknolojisine (4) ve nükleer silaha sahip olmuştur. Sayıca az ancak etkin bir ordu kurmuştur. Beka ve güvenlik öncelikleri nedeniyle, İsrail devleti başlangıçtan bu yana idari ve sosyal yapısı ile, süratle seferber olmaya ve ani reaksiyon göstermeye hazır askeri bir devlet statüsüne girmiştir. İsrail’in, bir çok kesim tarafından kınanan ve eleştirilen orantısız güç kullanma nedeninin, ilk ve tek Yahudi devletinin korunmasındaki kararlılık ve hassasiyetten kaynaklandığını söylemek mümkündür. Ancak bu uygulamaların bölgedeki bu günkü İsrail karşıtlığını ve şiddet yöntemlerini doğurduğunu söylemek de yanlış olmayacaktır. İngiltere’ye karşı milliyetçiliğe dayanan gerilla ve terörist eylemlerle kurulan İsrail devleti, şimdi dini ideolojik yanı ağır basan aynı eylemlerle karşı karşıya. Suriye ve Lübnan üzerinden kendisine ulaşan İran destekli Şii militarist saldırılar bir yandan insan ve altyapı zayiatına neden olurken, bir yandan da İsrail milliyetçiliğini psikolojik yönden zayıflatmaktadır. Hizbullah’ın giderek askeri ve teknik yönden güçlenmesi, İsrail’in güvenliğini ciddi biçimde tehdit etmeye başlamıştır.Bu oluşum, Avrupa’da yükselen Anti-Semitizm ile birleşince İsrail’in bölgede yalnız bırakılma/kalma endişeleri de buna eklenmiştir. Bu korku ve endişenin boyutları, tamamlandığında uzunluğu 700 kilometreyi bulacak olan duvarın inşaatında kendini göstermektedir. Duvarın kuzey bölümü hemen hemen bitmiş bulunuyor ve bu bölüm sayesinde intihar saldırıları da hemen hemen durmuş görünüyor. Avrupa’nın İsrail-Filistin anlaşmazlığındaki rasyonel yaklaşımı, ABD baskısı ile frenlenebilmektedir. İsrail, Hizbullah ve Hamas vasıtasıyla kuzeyden ve Batıdan tehdit altında kalma korkusu yaşamaktadır. Şüphesiz bölgede orta ve uzun vadede İsrail’i işgal edebilecek bir askeri güç ve/veya devlet bulunmamaktadır. Ancak Batılı standartlarda bir yaşam şekline ve tutucu bir sosyal yapıya sahip İsrail halkının, devamlı bomba ve roket tehdidi altında yaşamaya da tahammül etmesi beklenemez. Diğer taraftan İslami cihata dayalı örgütlerin giderek daha fazla tahrip edici silahlara sahip olma olasılığı (buna nükleer taktik bombalar da dahildir) tehlikeyi bölge dışına çıkarabilecek boyuttadır. İslami para-militer grupların giderek politik alanda da güç kazanmaları ve yönetime gelmeleri İsrail ve ABD’yi endişelendiren başka bir oluşumdur. Bu nedenle ve Hamas’ın son seçimlerde hükümete gelmesi de, İsrail’i orta ve uzun vadede endişelendirmektedir. Öte yandan yaklaşık 60 yıldan bu yana savaş hali koşullarında yaşayan İsrail halkı ve ordusunda bir kanıksama ve psikolojik bir yorulma yaşanmaktadır. Özellikle hükümetler kuruluş aşamasındaki güçlükleri yaşamamış yeni kuşağı, uzun vadeli güvenlik endişelerinden kaynaklanan bir savaşa inandırmakta güçlük çekmektedirler. Savaşmayı reddeden yedek askerler de bulunmaktadır. Bir ayı aşkın savaştan sonra Lübnan’a BM askerlerinin konuşlanması talebinin İsrail’den gelmesinin nedenlerinden en önemlisi kanatimizce kısmi personel zafiyetidir.

5. Şii Zincirini Kırmak ve Lübnan’ı Yeniden Yapılandırmak

Ortadoğu’da ABD çıkarlarını ve İsrail’in güvenliğini tehdit eden Şii Militarist tehdit, Tahran merkezli olarak kabul edilmektedir. Doktrini ve stratejisi bu ülke tarafından belirlenmiştir. Personel de dahil olmak üzere lojistik ve teknik destek İran coğrafyasından Irak, Türkiye, Suriye ve Lübnan kanalıyla hedefteki İsrail’e ulaşmaktadır. ABD’nin Irak’a yerleşmesi İsrail’in güvenliği açısından çok radikal avantajlar sağlamıştır. İran- Irak-Suriye-Lübnan Şii militarist zinciri kırma stratejisi hemen yürürlüğe konmuştur. Öncelikle kuzey Irak’ta kurulan Kürdistan Devleti vasıtasıyla İran-Irak karayolu irtibatı denetim altına alınmıştır. Kürt güvenlik güçlerinin eğitiminde ABD personeli yanında İsrail’li uzmanlar da görev almıştır. Daha sonra sıra Suriye’deki Şii zincirine gelmiştir (5). Önce, Hariri suikasti bahane edilerek BM kararı ile Suriye askerleri Lübnan’dan çıkarılmıştır.

Bu operasyon, zincirin en operatif ve fonksiyonel halkasını teşkil etmektedir.. Çünkü böylece, Suriye Hizbullah’a doğrudan askeri destek verme imkanından mahrum edilmiştir. Buna ilave olarak Suriye’deki Kürt azınlık kullanılarak Türkiye’dekine benzer bir girişim başlatılmıştır. Bunun amacı İran’la ilişkilerin devam etmesi halinde, iç karışıklıkların artabileceği mesajını vermekti. Bu girişimlerden sonra Suriye büyük ölçüde pasifize edilmiş gözükmesine rağmen, İsrail’e yönelik politikalarında önemli bir değişiklik olmadığı gözlenmektedir. Suriye, stratejik öneme sahip Golan Tepeleri’nin işgali son bulmadan İsrail ile barış görüşmelerine başlamayacağını her fırsatta dile getirmektedir. (6) Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, Hizbullah’ın zaferi ile gurur duyduğunu belirterek İsrail’i düşman olarak tanımlamış ve İsrail ile barışın söz konusu olmadığını bildirmiştir. Kısaca, İran ve Suriye’nin İsrail’e karşı ortak bir politika izledikleri görülmektedir.Suriye askerlerinin Lübnan’dan çıkmasına rağmen Lübnan’ın sınırlarını kontroldaki zafiyet nedeniyle, Suriye üzerinden Hizbullah’ın desteklenmesi kolaylıkla mümkün olabilir. Suriye limanlarına deniz yolu ile ulaşabilecek İran kaynaklı yardım ve destek malzemesi buradan Lübnan’a ulaştırılabilir. BM askeri gücünün Lübnan-Suriye sınırını kontrolu yanında, Suriye limanlarına yönelik deniz ulaştırmasını da kontrol etmeleri son derece önemlidir.Türkiye üzerinden yapılan hava ulaştırmasının kontroluna da devam edilmesi gerekebilir. Zincirin son halkası olan Hizbullah, Lübnan’ın doğal bir parçasıdır ve kırılması en zor olanıdır. İsrail bir ayı aşkın süren savaşta Hizbullaha yönelik hedeflerine ulaşamamıştır. Son zincirin son halkasının kırılması veya çözülmesi görevi BM yönetimindeki askeri güce verilmiştir. Açıkca söylenmese de BM’in son kararı, Hizbullah’ın askeri ve politik alandan uzaklaştırılmasını amaçlamaktadır. Bunun kolay olmayacağı direnişin çok kanlı olabileceği söylenebilir. ABD ve Batının Lübnan’daki nihai hedefi Lübnan’ın bir din devleti haline gelmesini ve Batının kontrolu dışına çıkmasını önlemektir. Lübnan’da görev alan Türk askerinin ABD ve İsrail’in orta vadeli bu tehlikeli stratejisindeki yerinin, ulusal çıkarlar perspektifinden yeniden değerlendirilmesinde fayda mütalaa edilmektedir.

* Dr, Yaşar Üniversitesi Öğr. Görevlisi

Dipnotlar:

  1. Dr, İzmir Ekonomi Üniversitesi UAİ ve AB Bölümü Öğr. Gör.
  2. 18 Eylül 2006 Cumhuriyet Gazetesi
  3. Lübnan’daki Müslüman nüfusun oranının %60’ın üzerinde olduğu değerlendirilmektedir.
  4. Türkiye’nin F-16 uçaklarının atış kontrol sistemi modernizasyonun İsrail tarafından yapıldığını hatırlatalım.
  5. Nüfusun büyük çoğunluğu Sünni mezhebinden olmasına rağmen halen iktidarda bulunan Baas partisi ve yönetim Şii mezhebindendir.
  6. 1967’deki 6 gün savaşları’nda Golan Tepeleri’ni Suriye’nin elinden alarak işgal eden İsrail, 1981’de de bu toprakları ilhak ettiğini ilan etti. Golan Tepeleri uluslararası toplum tarafından da Suriye toprağı olarak kabul ediliyor.
Diğer Yazıları
© 2018 TASAM Tüm hakları saklıdır.
Developer KILIC