Barışa bir Şans Vermek
Sema KALAYCIOĞLU
Prof. Dr. Sema KALAYCIOĞLU
Yayın Tarihi : 21.6.2011

Adı ister barış süreci olsun, ister yol haritası, İsrail ve Filistin arasındaki ilişkiler, kendi çıkmaz sokağında, artık uzun soluklu bir açılım bekliyor. Bu açılım Eylül’de mi gelir daha önce veya sonra mı bilinmez. Ama bildiğim bir şey var ise o da çözümün hep dışarıdan beklendiği. Bunun içindir ki Obama’nın önce söyleyip, sonra değiştirdiği ifadeler çok önemli oluyor ve çok tepki alıyor. Ne kadar çok taraf konuşursa işler daha da karmaşıklaşıyor. Eminim hemen her ülkenin İsrail-Filistin çatışması veya Filistin’in geleceği için söyleyeceği bir şey vardır. Ama gerekli olan bu mu?

Yakın Tarihin artık çok Geride Kalan Süreçleri

İsrail Filistin çatışmasının son 20 küsur yıllık geçmişine bakıyorum. Hep yabancıların ön ayak olduğu uzlaştırma formülleri var. 1991 Madrid toplantısını, 1993 de başlayan Oslo süreçleri izliyor. Oslo bir barış sürecinden çok bir geçiş süreci, bir denemeydi. Bu nedenle, Kudüs’ün statüsü, Filistin’li mültecilerin geri dönüş hakları, Yahudi yerleşim yerleri ve sınırlarla ilgili sorunları görüşmeyi ileri bir tarihe erteleyerek, tarafları adeta birbirine ısındırmayı amaç edinmişti.

Yine de aslında tarafların ilk yüz yüze geldiği görüşmeleri başlatmış olması nedeniyle Oslo Filistin-İsrail görüşmeleri açısından önemli bir süreçtir. Öyle ki, PLO ilk defa Oslo’da PNA ya dönüşme ivmesi aldı. İlk defa Oslo’da sorunlarla bire bir yüzleşen Filistin ve İsrail, süreç gereği bile olsa, aralarında ekonomik işbirliği olasılığını denediler. 1994 tarihinde imzalanan Paris Protokol’u, belki o tarihte iki ülkeli bir çözüme gidecek yolun başlangıcı değildi. Ama mutlaka Çin ve Hong Kong benzeri bir “ tek ülke –iki sistem” öngörüyor, ekonomik işbirliği ve gümrük birliğine ulaşan bir ekonomik bütünleşme planlıyordu.

1994 tarihli Paris Protokol’u, Filistin Ulusal Otoritesine, mali ve parasal özerklik veriyordu. Protokol’un en önemli hatası, gümrük birliğinde, gümrük vergilerini belirleme hakkı ile Filistin’in tarım ve sanayi ürünleri ihracatı üzerindeki yetkileri İsrail’e bırakması oldu. Anlaşma, Filistin’i kıskıvrak bağlamıştı. Fiiliyatta ise et, süt, yumurta ve sebze gibi kolay bozulabilir ürünlerin ihracat limanlarına ulaşması, İsrail kontrol noktalarının(check points) insafına mahkûm kalmıştı. Sık konuşlanmış kontrol noktalarında zaman kaybına neden olan bürokratik sorgulamalar yüzünden Filistin’li üreticiler piyasalara ulaşamamaktan bizar oluyorlardı.

Buna rağmen o tarihte taraflarda hala biraz umut vardı. Acaba PNO bir bağımsız Merkez Bankası kursun mu? Yoksa Belçika-Lüksemburg örneğinde olduğu gibi, tek bir (İsrail)Merkez Bankası ile bir süre daha idare edilebilir miydi? gibi teknik konuları tartışıyorlardı.  İsrail’li uzmanlar, Filistin’li sebze üreticilerine, AB standartlarına uygun salatalığı nasıl üreteceklerine dair eğitim faaliyetlerinde bulunuyor, Damla sulama teknolojisini kullanmayı öğretiyorlardı. 

Ancak dökme suyla dönmeye başlayan değirmen, çabuk durdu. Dinmeyen terör bahanesiyle İsrail yol denetlemelerini arttırdı. Kalkilya gibi büyük ölçüde tarıma dayalı yerleşim yerleri, sebze değil, terör üretiyor diye adeta güvenlik çemberine alındı. Güvenlik çemberi fakirliği, fakirlik terörü besledi ve iş çıkmaz sokaktan çıkıp, bir kısır döngüye döndü.  1995 yılının Kasım ayında, İsrail başbakanı Rabin bir suikaste kurban gidince, İsrail, Yahudi yerleşimlerini yaygınlaştırmaya başladı. Bu da sorunları daha da kördüğüm haline getirdi.  Bu noktadan sonra artık, ne 1997 tarihli El Halil, ne 1998 tarihli Wye nehri anlaşması, ne 1999 Sharm el- Sheikh Konferansı, ne de 2000 tarihli Camp David kısır döngüyü kırmayı başarabildi. 2001 de Taba konferansı, Oslo sürecine belki bir şans daha verecekti. Ama 2. intifada ile aradaki çatışma, bir yeni evreye girdi.    

Oslo Süreçlerinden Öteye

Oslo süreçlerinden bu yana taraflar barış hayaline ne kadar yaklaşırsa yaklaşsın, umudun yanına bile yaklaşamadı. Şimdi ise umut ışığının tükenmeye yüz tuttuğu noktadan bir çözüm iradesi bekleniyor. Zaten işte o noktadan itibaren bazı İsrail’iler ile Filistin düşünce grupları, iki devletli bir çözümü, ayrılmak için daha cazip bir alternatif olarak telaffuz etmeye başladılar.  İsrail’in devlet olmak için stratejik derinlikten yoksun olduğunu iddia ettiği bir coğrafyada, bütün ayakta kalabilirlik ve yaşayabilirlik(viability) konuları bir kenara bırakılarak, fiziksel olarak ikiye bölünmüş bir Filistin devletinin kurulması için bir görüş oluşturmaya başlandı.

Artık hem İsrail, hem de Filistin tarafında bir görüş birliği var: Birlikte yaşayamayız. Ayrılmamız geriyor. İstatistiklere göre İsrail halkının %60 a yakın bir kısmı iki devletli çözümden yana. Aynı şey Filistin için de söz konusu. İstatistiklerin güvenilir olduğunu ifade ediyorlar. Zaten İsrail’den ayrılabilmek için ilk aşama olan,  Hamas-Fetih birleşmesinin tohumları atıldı.  Filistin kendi içindeki sorunları, anlaşmazlık ve hatta husumeti çözmeden böyle bir ayrılma hamlesini zaten nasıl başarabilirdi ki?

Eksik Olan Hammadde

Filistin halkı iyi yetişmiş, müteşebbis bir halk. İsrail ile aradki sorunun bir din sorunu olmadığı ifade ediliyor. Çünkü zaten Filistin’lilerin kimi Hristiyan, kimi Müslüman.  Ama bu coğrafyada genel olan bir hastalık onlarda da var: Birbirleri ile uzlaşamama, hemen çekişmelerin derin kuyusuna düşüp, çıkamama. Onun için onları bölmek hiçbir zaman zor olmamış. Birleşmeleri ise hep zor olmuş. Zaten birleşmek için de desteğe gerek duydular. Ama bu defa kendi söküğünü dikmekte zorlanan Mısır ön ayak oldu, Türkiye’de omuz verdi de Nisan’ın son haftasında bir stratejik karar aldılar. Bundan böyle ortak hareket edeceklerinin sinyalini verdiler.

Ortak Filistin cephesinin kararı, stratejik’ti; taktikti. Ama en önemlisi İsrail üzerinde yarattığı etki itibarı ile psikolojikti.

Tabii dünyayı da gafil avladılar. Bu iyi oldu. Ama ciddi  bir beklenti yarattılar. Çıkmamış canda ümit var denmemiş boşuna! Arap baharının gücü ile bu bahar, El Fetih ile Hamas kendi aralarında ve şahitler huzurunda barıştı. Olması gereken de buydu zaten. Bugüne kadar beyhude zaman kaybettiler. Birlikten güç doğar denir. Bundan sonra yine önlerinde aşılması gerekli güçlükler var. Önce hepsinin yüreğinde coşkulu bir bağımsızlık umudu ve en önemlisi “kendi geleceğini kendi avuçlarının içine alma” iradesi olması lazım.

Bir Milli İrade Coşkusu Gerek

Evet, insan olarak ayak kalabilmek için pek çok şey, o pek çok şeyin yetersiz olduğu zamanlarda ayakta kalabilmek için ise tükenmez bir “yaşama sevinci” gerek. Bir millet, bir ülke olarak şahlanıp ayağa kalkmak için ise bir milli irade olmazsa olmaz bir hammadde.. Biz bunu böyle biliriz. Atalarımızdan böyle öğrendik. Bugün hala buralarda isek, bunu zor zamanlarda ortak bir irade oluşturabilmemize borçluyuz. Bu bağlamda, biz bu coğrafyada, geçmişten bu güne, “bağımsızlık verilmez. Alınır” iradesi ile hareket ettik. Onun için işgal görmüş koskoca Osmanlı topraklarından geride kalan 815 bin kilometrekarelik toprak parçası üzerinde bir yeni devlet kurabildik.  Bu iradenin şimdi Filistin’de olması gerekiyor.

 Evet demin “bağımsızlık verilmez. Alınır” dedim ya! Şimdi “Obama ne dedi? Merkel ve Sarkozy ne der? Kim bunun için bize ne kadar para verir? Biz maddi olanaklardan yoksunuz. Bize destek sözü verin” gibi koşullandırmalar, Filistin’de milli irade oluşumu önündeki en büyük engeller. Kim kime gümüş tepside bağımsızlık sunar ki? Onu uzanıp almak gerek.

Elbette iş kolay değil. Sınırlar sorun, Kudüs sorun, mültecilerin hepsi geri döner mi bilinmez ama o konu da bir sorun. Kendi ayağı üstünde yardımsız durmak Filistin için başlı başına bir sorun ki, burada Filistin diaspora’sına bence çok ama çok büyük bir tarihi sorumluluk düşüyor. Ellerini ceplerine sokup, Ürdün’den, Arjantin’den ve ABD den kurulacak bu yeni devlete para akıtmalılar. Vatan topraklarındaki “Candaşlarını” ele güne, bağış toplantılarına muhtaç etmemeliler.   Sanırım, Filistin için bu da bir hayli önemli bir sorun. Ayrıca El Fetih ve Hamas’ın da kendi öz Filistin paralarını, yolsuzluğun çarklarında öğütmemeye özen göstermesi gerekiyor. El Fetih yolsuzluk yapınca, Hamas yükseldi. Hamas yolsuzluğa bulaşırsa ne olur? Bu da ayrı sorun kaynağı olabilecek bir olasılık.

En Önemli Ayrıntı

Ama en önemlisi coğrafi olarak kısa bir mesafe ile bile birbirinden ayrı olsa, iki parçalı bir devlet kurmak da başlı başına bir sorun. Bu sorununun boyutlarından biri, iki yakanın nasıl idare edileceği konusu..

Diğerine gelince, “İki devlet” li bir çözümde, ilan edilecek Filistin devletinin İsrail tarafından tanınması gerekiyor. İsrail Filistin devletini tanımak için, Filistin’in İsrail devletini tanımasını bekleyecektir. Bu noktadan sonra eğer Filistin yönetimi hala İsrail’in varlığını reddetmeye devam ederse, Filistin’lilerin aslında devlet kurmak istemediği düşünülebilir. Öyle veya böyle, diğer bütün sorunların masaya yatırılmasından önce, Hamas lider kadrosunun bunu yapması, çözüme uzanan barış yolunda büyük bir adım olacaktır.

 Bir sonraki aşamada her iki tarafın birbirinin güvenliğini gözeteceğini taahhüt etmesi gerekir. Laf olsun diye değil. Arkasında durulacak sözlerin verilmesi ve bu sözlerin arkasında durulması, zaten fiili ateş kes olacaktır. Kin ve intikam duygusu çok ağır bir yük.. Ayrıca her iki tarafa da çok büyük bir maliyet.. Eğer gerçekten bağımsız bir devlet istiyorlarsa, Filistin için çok daha büyük bir maliyet. İstemiyorlarsa orası başka..

Bundan sonra atılacak adımlarla, barışa bir şans daha verilmiş olacaktır. Barış ise Filistin için şimdi bağımsızlığa uzanan tek yol. Ama bu yolda ilerlemek için bir de Filistin tarafının bağımsızlığı başka ülkelerin gündemiyle değil, kendi milli iradesiyle beslemesi gerekiyor. Tekrar vurgulamak gerekirse, milli irade olmazsa gerçek bir bağımsızlık olamaz.

Diğer Yazıları
© 2018 TASAM Tüm hakları saklıdır.
Developer KILIC