İnsan Kaynağı Agresif Rekabetin Odağı

Röportaj

“İnsan kaynağına dayalı bir kalkınma modelini hızla hayata geçirmemiz ve kurumsallaştırmamız gerekiyor. Yeni dönemin en büyük rekabet alanı insan kaynağı olacak.”...

 “İnsan kaynağına dayalı bir kalkınma modelini hızla hayata geçirmemiz ve kurumsallaştırmamız gerekiyor. Yeni dönemin en büyük rekabet alanı insan kaynağı olacak.”

Bundan 10 yıl önce dünya arenasında nasıl bir Türkiye vardı? Aradan geçen süreçte Türkiye nasıl bir dönüşüm geçirdi? 
10 yıl önceki Türkiye soğuk savaş döneminden çıkmış, kendine göre bir akış mecrası arayan bir ülkeydi.  1990’la 2000 arasını oldukça kötü geçirmiş, kaynaklarını israf etmiş, çok kötü yönetilmiş, sayısız hükümet değiştirmiş bir Türkiye vardı. Son 10 yılda ise çok kutuplu bir dünyanın şekillenmekte olduğunu gören ve buna uygun bir sistematiği olan, bir bölgesel güç olarak şekillenmeye çalışan, bu anlamda geleneksel Batı tecrübesi dışında Asya’da, Afrika’da, Latin Amerika ve Karayipler’de kendine göre yeni ilişkiler tanımlamaya ve geliştirmeye, milli gelirini büyütmeye çalışan, kendi bölgesinde belirlenecek politikalarda etkili olmaya çalışan ve artık 2023 hedeflerinden bahsedebilen bir Türkiye var karşımızda.

Peki,  bu yeni Türkiye,  dünya ekonomileri içerisinde nereye oturuyor? Doğuyla Batı arasında denge unsuru mu?
Sovyetler Birliği dağılana kadar 2 dünya vardı. Biri Batı bloğu, diğeri ise Sovyetlerin başına çektiği Doğu bloğu… Türkiye Batı bloğunu tercih etti ve 2 kutuplu bir dünya içerisinde sistematik olarak şekillendi. 2001’e kadar da ABD’nin tek süper güç olduğu izlenimiyle bir 10 yıl geçirdik ki; bu bizim en kayıp ve yanıltıcı 10 yılımız. Çünkü bazı gelişmeleri göremedik. Buna karşılık Çin, Hindistan, Brezilya gibi birçok ülke dünyada yeni bir sistem kurulduğunu görerek, bu 10 yılı dolu dolu geçirdi. Türkiye ise 2001’den sonraki toparlanma sürecinde Doğu ile Batı arasındaki konumunun önemini daha iyi anladı. Dolayısıyla Türkiye, Doğuda Asya’dan Afrika’ya kadar ne kadar kredibilitesi yüksek bir ülke ise, Batı dünyası için o kadar kıymetli ve önemli, vazgeçilmez bir ülke… Dolayısıyla Doğu ve Batı arasındaki bu denge, sağlıklı bir şekilde kurumsallaştırılabilirse iki taraf da Türkiye’nin yükselmesine hizmet edecektir.

Ya AB ile olan ilişkiler…

“AB’nin siyasi ve ekonomik güç olabilmesi için, süreci tersine çevirebilecek en önemli güç, Türkiye’nin üyeliğinin onaylanması.”

Türkiye’nin AB yolculuğu 50 yılı geride bıraktı. Ne zaman sonucu bağlanacağı da öngörülemiyor. Ancak bu konuda en stratejik nokta, Türkiye’nin hata yapan taraf olmaması ve sorumluluklarını yerine getirmesi. Sonuçta bir yol kazası olacaksa olur. Türkiye, bu çok kutuplu sistematik içerisinde yeni ilişkilerini sağlam olarak kurumsallaştırırsa herhangi bir yol kazasından da çok hafif bir şaşkınlıkla ya da hafif bir krizle bu süreci atlatabilir. AB’nin kendisine gelince; açıkçası AB’nin dünyada örnek alınan çok başarılı bir entegrasyon modeli olmakla birlikte, onu kendi başarısında yok olma tehlikesi olan bir birlik olarak görüyorum. Çünkü ortaya çıkarmış olduğu standartları, sağlamış olduğu refahı, sürdürebilmesi artık teknik olarak mümkün değil. Güç dengeleri hızla Batıdan Doğuya doğru kayıyor. Dolayısıyla AB ülkelerinin önünde ‘Bu dönemsel bir krizdir, biz 3-5 yıl içersinde toparlanırız, vergi gelirlerini arttırırız ve bu finansmanı sağlarız’ gibi bir perspektif yok. Bundan sonra hep ivme kaybedecekler ve bu düşüşü yavaşlatmaları ancak sahip oldukları insan kaynağı ve teknoloji sayesinde mümkün olabilir. Bunun yanında AB’nin Yunanistan, İrlanda, Portekiz, İspanya’da devam eden ve daha da yayılacak olan kriz içerisinde bu birliği siyasi ve ekonomik olarak sürdürmesinin, orta ve uzun vadede çok mümkün olmadığını düşünüyorum. Ancak bu varsayımlardan hareketle Türkiye’nin üyelik süreciyle ilgili herhangi bir olumsuz karar almasının da anlamı yok. Ortaya çıkacak tabloya göre kendi durumunu şekillendirecektir. Aslına bakacak olursanız, AB’nin siyasi ve ekonomik güç olabilmesi için, süreci tersine çevirebilecek en önemli güç, Türkiye’nin üyeliğinin onaylanması. Ama ideolojik önyargıyla bakan Avrupalı liderler bunu göremiyorlar. Tarihi kızgınlıkları var. Dolayısıyla göremedikleri için de bu süreç, onların aleyhinde işlemeye devam edecek.

Peki, Türkiye bu denge unsuru ile dünya ekonomisi içerisinde ilk 10 aktörden biri olabilir mi?
Tabii ki olabilir.  Ancak bölgesel güç, küresel aktör ya da dünyanın ilk 10 ekonomisinden biri olmanın parametreleri belli… Küresel oyuncu olmaya giden yolun uzunluğu da bu değerlere ne kadar sahip olunduğuna bağlı… Yalnızca moral değerlerle biz bir rüzgar aldık gidiyoruz, nasıl olsa 2023’te ilk 10 ülke arasına gireriz gibi bir yaklaşım da bizi yeni maceralara sürükleyebilir. Rehavete kapılmamak gerekiyor. Çünkü bunun altyapısını sağlamadan, kurumlarını, kurumsallaşmasını oluşturmadan bu hedefe ulaşmak mümkün değil. TASAM olarak 2023 yılında Türkiye’nin dünyadaki ilk 10 ekonominin içerisinde yer alabilmesi için belirlediğimiz 7 tane kriter var: Bütçe açığı verilmemesi, borçlanma oranının, Gayrı Safi Milli Hasıla’nın yüzde 25’inden fazla olmaması, cari açığın kontrol edebilir düzeyde olması hatta artı vermesi, orta teknolojili ürün gamından yüksek teknolojili ürün gamına geçecek bir altyapının sağlanması, barışçıl ve teknolojik amaçlarla nükleer teknolojiye geçilmesi, kişi başına düşen milli gelirin 25.000 dalar seviyesine gelmesi ve adaletli bir gelir dağılımının sağlanması, savunma sanayinde kendi kendine yetebilirlik ve mümkünse ihracat kapasitesinin olması. Bu hedeflerin neresindeysek,  daha gidecek o kadar yolumuz var. Bu şartlar sağlanabilirse Türkiye hem dünyanın ilk 10 ekonomisi içerisine girer, hem de stratejik dokunulmazlığa sahip olur. Öte yandan, insan kaynağına dayalı bir kalkınma modelini hızla hayata geçirmemiz ve kurumsallaştırmamız gerekiyor. Çünkü yeni dönemin en büyük rekabet alanı insan kaynağı olacak. Çin’in eğitilmiş insan nüfusu 450.000.000 kişiyken, 27 ülkeli AB’nin toplam nüfusu 450.000.000 kişi. Dolayısıyla çetin değil, acımasız bir rekabet ortamının içine giriyoruz.

Bu ortamda Türkiye’nin rakipleri kimler olacak?
Başta Avrupa ülkeleri ve tabii ki ABD... Bu ülkeler zaten küresel ekonomide söz sahibi durumunda. Ancak rekabete yeni katılacak olan ülkeler yalnızca Türkiye’nin değil bu söz sahibi ülkeleri de zorlayacak. Bunların arasında Çin, Hindistan, Rusya, Brezilya, Japonya, belli sektörlerde Endonezya, hatta bazı alanlarda İran... Bu ülkelerin ortaya koyacakları en önemli nokta kuralsız rekabet… Örneğin Afrika pazarında önceden yalnızca İngiltere ve Fransa’yı dikkate almak gerekirken, şimdi Çin’i ve Hindistan’ı dikkatle izlemek gerekiyor. Çin, bazı ülkelerde aldığı ihalelerde, hapishanelerle anlaşarak, hapishane mahkumlarını işçi olarak çalıştırıyor. Yani Türkiye, yalnızca Batı Avrupa dinamikleriyle değil; gerektiğinde her türlü çözümü üretebilen, agresif bir pazarlama ve iş yapma kültürü olan, kuralsızlığın kural olduğu bir dünyada da rekabet etmek zorunda. Dolayısıyla her açıdan hazırlıklı olmak gerekiyor.

Peki, 2023’te dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biri olma hedefinde KOBİ’lerin rolünün ne olacağını öngörüyorsunuz?  
Bu hedefe ulaşabilmemizin en temel göstergesi, toplumsal katılımcılıktır. Eğer 2023 yılında dünyanın ilk 10 büyük ekonomisinden birisi olmak istiyorsak, gelişmiş insan kaynağına sahip, toplumsal katılımcılığı benimsemiş bir ülke olmak zorundayız. Ülke hedefleriyle ilgili oluşturulmuş asgari müşterekler etrafında, herkesin kendi rolünü en iyi şekilde oynaması ve kendini küçümsememesi gerekiyor. ‘Eğer ben yoksam bu oyun eksik, ben yoksam bu ülke başarıya ulaşamaz’ şeklinde düşünmesi gerekiyor. Bu özel sektörde ve kamuda en küçük görevden en büyüğüne kadar bulunan herkes için geçerli. Dolayısıyla KOBİ’lerin de bu süreçte hayati önemi var. Çünkü Türkiye’deki istihdamın yüzde 90’ını sağlıyor ve daha önemlisi sosyal, kültürel ve ekonomik dengeyi oluşturuyorlar. Bu açıdan KOBİ’lerin uluslararası ölçekte rehabilite olması, ihracat kapasitelerinin arttırılması, modernize edilmesi ve ülke hedeflerini benimsemiş, bu anlamda her biri stratejik değer ve katkı üreten birer kurumsal yapı haline dönüşmesi gerektiğini düşünüyorum. KOBİ’ler üzerine kurulmuş bir stratejinin her alanda çok başarılı olacağına inanıyorum.

(Kobifinans Dergisi 2011
Ocak nüshasında yayımlanan Röportaj Metni)

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 4724 ) Etkinlik ( 164 )
Alanlar
Afrika 64 1100
Asya 68 1679
Avrupa 13 1316
Latin Amerika ve Karayipler 12 135
Kuzey Amerika 7 494
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2741 ) Etkinlik ( 42 )
Alanlar
Balkanlar 23 564
Orta Doğu 15 1117
Karadeniz Kafkas 2 645
Akdeniz 2 415
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 3096 ) Etkinlik ( 72 )
Alanlar
İslam Dünyası 53 1999
Türk Dünyası 19 1097
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 3265 ) Etkinlik ( 61 )
Alanlar
Türkiye 61 3265