4. Uluslararası Türk - Asya Kongresi Açılış Konuşması

Açılış Konuşması

TASAM Başkanı Süleyman ŞENSOY’un “Asya’da Bölgesel Örgütler, Kurumsallaşma ve İşbirliği” ana temasıyla, 27 - 29 Mayıs 2009 tarihlerinde İstanbul’da icra edilen IV. Uluslararası Türk-Asya Kongresi’ndeki Açılış Konuşmaları....

TASAM Başkanı Süleyman ŞENSOY’un “Asya’da Bölgesel Örgütler, Kurumsallaşma ve İşbirliği” ana temasıyla, 27 - 29 Mayıs 2009 tarihlerinde  İstanbul’da icra edilen IV. Uluslararası Türk-Asya Kongresi’ndeki Açılış Konuşmaları.

Değerli katılımcılar,
İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreteri Prof.Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, Şanghay İşbirliği Örgütü Genel Sekreteri Büyükelçi Sayın Bolat Nurgaliyev, Asya’da İşbirliği ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı İcra Direktörü Büyükelçi Sayın Dulat Bakişev, D-8 Genel Sekreteri Dr. Dipo Alam, İran ve Katar’dan Kongre için teşrif eden Sayın Dışişleri Bakan Yardımcıları, T.C. Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı Sayın Dr. Hakan Fidan, çok değerli Asyalı bölgesel kuruluş yönetici ve temsilcileri, çok değerli Ekselansları Büyükelçiler, Sayın Başkonsoloslar, hanımefendiler ve beyefendiler IV. Uluslararası Türk-Asya Kongremize teşriflerinizden ötürü öncelikle çok teşekkür ediyor ve şükranlarımı arz ediyorum.

Uluslararası örgüt statüsünde olmasına rağmen İKÖ Sayın Genel Sekreteri Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’na, (Avrupa’da, hatta Latin Amerika,Afrika ve Asya’da üyeleri olmasına rağmen) Asya’nın dünyadaki önemini teyit etmek için Kongremize teşriflerinden ötürü özellikle teşekkür etmek istiyorum. Kongremizi gerçekleştirmek için katkıda bulunan tüm kamu kurumlarımıza ve özel kurumlarımıza, TASAM’ın değerli yöneticilerine ve değerli kadrosuna, özellikle projenin koordinatörlüğünü yürüten Dr. Almagül İsina Hanımefendiye huzurlarınızda teşekkür ediyorum.
Tabi, iki üç başlık altında toplantının ana fikrine yönelik görüşlerimizi sizlere arz etmeye çalışacağım. Bunlardan birincisi kamu diplomasisi kavramıdır. Özellikle son 10 yılda kamu diplomasisi kavramının artık dünyanın, bölgelerin, ülkelerin, uluslararası örgütlerin ilişkilerinde ve yönetiminde çok etkin bir rol aldığını görüyoruz. Bu şüphesiz kamu diplomasisi araçları, tarihimizde de çok büyük öneme haizdi. Örneğin Osmanlı devletinin kurmuş olduğu vakıf medeniyeti sosyal ve ekonomik barış açısından dünyaya örnek bir kamu diplomasisi modeli olmuştur. Fakat SSCB’nin dağılmasına kadar olan Doğu ve Batı, SSCB ve ABD,  Batı Avrupa, NATO ekseninin siyah- beyaz çizgiden sıyrılıp, tek kutuplu ABD’nin tek süper güç olduğuna dair bir anlayışla 1990’lardan 2001’e kadar geldik. 11 Eylül 2001 ‘le başlayan süreçte dünyada yeni güç dengelerinin, yeni oluşumların baş gösterdiğini ve önümüzdeki 10 yıl içerisinde de bu güç parametrelerinin aşağı yukarı tarif edilebilir hale geleceğini görüyoruz. Ve bu son 10 yıl içerisinde daha önce iki kutuplu, daha sonra tek kutuplu parametrelere göre politika üretmek zorunda olan devletler, kurumlar ve ilgili kuruluşlar, gelinen noktada çok boyutlu ve çok kutuplu, daha doğru bir ifadeyle çok bilinmeyenli bir denklem içerisinde politika üretmek zorunda kalıyorlar.  Örneğin, Afrika’ya açılacak olan veya Afrika’da bir şeyler yapmak isteyen devlet ve kurumlar, gelinen noktada önceden ağırlıklı olarak sadece İngiltere’yi, Fransa’yı, çok çok makro konularda ABD’yi dikkate alması gerekirken, bugün artık Çin’i de, Hindistan’ı da ve Türkiye’yi de dikkate almak durumundadır. Dolayısıyla, bütün coğrafyalarda, hatta bütün sektörlerde çok boyutlu bir rekabet söz konusu.
Bu çok boyutlu ve çok bilinmeyenli politika üretme zorunluluğu içerisinde kamu diplomasisi kavramının son 10 yılda çok büyük bir hızla geliştiğini görüyoruz. Çünkü uluslararası ilişkilerde, devletlerin rolü gittikçe azalıyor. İlgili ülkeler arasında ve bölgeler arasında sivil toplum kuruluşları, düşünce kuruluşları, üniversiteler, özellikle işadamlarının, sportif ve kültürel kurumların ilişkileri ne kadar güçlü ise, ilgili ülkeler arasında da, bölgeler arasında da ilişkiler o kadar güçlü olduğunu görüyoruz. 
Bu anlamda TASAM’ın hem Türkiye’nin iç kamuoyunda, hem uluslararası ilişkiler alanında yapmaya çalıştığı ve 4 kıtada etkinlik göstermeye çalıştığı faaliyetler, bu kamu diplomasisinin kavramı içerisinde değerlendirilmelidir.
 ABD’nin son dönemde yeni bir yapılanmaya gittiğini duyuyoruz. Tabii, bunun doğru olup olmadığını teyit etmek oldukça zor. Fakat aldığımız veya edindiğimiz intiba şu: ABD kamu diplomasisi konusunda da öncü bir rol üstleniyor ve dünyadaki bütün diplomatik misyonlarını kamu diplomasisi merkezi olarak yeniden yapılandırıyor. Önemli ülke ve bölge dosyalarını da ulusal güvenlik kurumuna havale ediyor.
Bu zorunluluk ve kapsam içerisinde tabi kamu diplomasisi araçlarıyla nasıl çalışılacağı ve ne şekilde ilişki kurulacağı da çok önemlidir. Geleneksel kalıplarla kontrolcü ve müdahil bir yaklaşımla kamu diplomasisi araçlarına bel bağlamak kısa vadede mümkünse de, uzun vadede kesinlikle mümkün değildir. Bu anlamda entelektüel onur, deneyim ve birikime sahip ilgili ülkenin milli menfaatleri noktasında misyon beraberliği olan kurumlarla, kuruluşlarla ve aynı zamanda uluslararası hukuka saygılı, uluslararası ilişkilerin sistematiğini bilen kurum ve kuruluşlarla işbrliğinden netice almak mümkün. Ama misyon beraberliği çerçevesi içerisinde kamu diplomasisi araçlarını ülkemiz için, bütün kardeş ve dost Asya ülkeleri için ve buradaki ülkemizin üyesi olduğu birçok bölgesel kuruluşlar için kamu diplomasisini daha etkin olarak kullanmak önümüzdeki dönem açısından büyük önem arz ediyor.
Tabi bu çok kutuplu sistem ki şuan için tam dinamik koordinatlarını belirlemek mümkün değildir, ancak belli işaretleri var.  Özellikle son 10 yılda güç dengelerinin Batı’dan Doğu’ya doğru kaymasıyla birlikte Rusya, Çin, Hindistan küresel aktör olma yolunda en büyük aday ülkelerdir. Yine İran, Türkiye, Malezya, Endonezya gibi kendi alanında bölgesel güç olarak tarif edilebilecek birçok ülke son dönemde dünya siyasetinde mesafe kaydediyorlar. Tabi bu bize şunu ifade ediyor: bütün bu yeni kurulan güç dengelerine göre bölgesel kuruluşlar ve bölgesel entegrasyonlar artacak, bölgesel entegrasyonlar güçlenecek. Bunun daha ileri adımı ise uluslararası kuruluşlar bu güç dengesine göre yeniden yapılanmak zorunda kalacaklardır. Tahminlerimize göre önümüzdeki birkaç yıl içinde tarih bize bunu teyit edecektir. 
Çok uzun yüzyıllar yıllar boyunca Asya hem insan,  hem diğer kaynaklar için ucuz hammadde kaynağı olarak, dünya sistematiği içerisinde yerini aldı. Fakat gelinen noktada artık Asya’daki bu kaynaklar kendi coğrafyasında yönetilebilir, işlenebilir hale geldi. Kısıtlı olan dünya iktisadi pastasında Asya ve Asya ülkelerinin daha fazla rol almaya başladığını görüyoruz. Örneğin bundan birkaç yıl önce 100 milyar dolarlık döviz rezervi olan Çin’in,  Haziran 2009 sonu itibariyle 2.5 trilyon döviz rezervine sahip olması beklenmektedir. Buna benzer birçok örnek vardır. Bunlar Asya’nın ve Doğu’nun dünya değişen güç dengesi içindeki yükselen rolünü teyit ediyor.
Tabi artık hiçbir şekilde SSCB dönemindeki Soğuk Savaş ortamında olduğu bir anlayışla olaylara sadece siyah beyaz bakmamamız gerekiyor. Doğu’yla ilgileniyorsanız, Batı’ya alternatif arıyorsunuz, Batı’yla ilgileniyorsanız, Doğu’ya alternatif arıyorsunuz. Hayır, kesinlikle değil.   Gelinen noktada bu çok boyutlu ve çok kutuplu sistem içerisinde çok boyutlu dış politika gütmek artık bütün ülkeler, bölgeler ve uluslararası kuruluşlar için zorunluluktur. Ancak yine de ülkeler kendi önceliklerini belirliyorlar. Örneğin çok boyutlu politika anlamında, Türkiye birinci sıraya AB’ni koyuyor. İki, üç ve dört olarak sıralamanın doğru belirlendiği zaman, ülke dünya dış politikası diplomasisinde önemli bir yer edinebilir.
Zaten Doğu ile Batı’nın bir birine alternatif olması da mümkün değil. Çünkü Doğu duygusal zekâyı, Batı matematiksel zekâyı temsil ediyor. Dünya medeniyeti açısından da yerleri farklıdır. Bu ikisinin harmanlanmasından önümüzdeki dönemde bir yaşam tarzı üretebilirsek, hem ülkelerimizin menfaati, hem dünya menfaati için önemli bir aşama olacaktır.
Bir diğer ifade etmek istediğim bir önemli husus da, önümüzdeki dönemde çok kutuplu dünya sistemi yapılanırken, yeni güçlerin ortaya çıktığını ve çıkacağını söyledim. Burada şöyle bir tarif getirmenin yararlı olacağını düşünüyorum. Çünkü bazen ülkeler, kuruluşlar kurumlar gerekli yeterliliğe ve uluslararası donanıma sahip olmadan kendilerinin bu anlamda hazır olduklarını düşünmeye başlıyorlar. Bunun sağlamasını yapmak için yedi parametreyi tarif etmek lazım. Bu yedi parametre bir ülke için söz konusu ise, bulunduğu bölgede bölgesel güç veya küresel güç olarak tarif edilebilir. Birincisi, dış ticaret açığı vermemesi, ikincisi bütçe açığı vermemesi,  üçüncüsü, borçlanma oranının GSMH’nın %25’inin mümkünse geçmemesi, dördüncüsü yüksek askeri ve sivil teknolojik ürün gamına sahip olması,   beşincisi barışçıl amaçlarla nükleer teknolojiye sahip olması, altıncısı savunma sanayinin kendine yeterli olması, mümkünse yurt dışına ihracat yapabilme durumunda olması, yedincisi ise GSMH’nın dünya ekonomisine yakın bir durumda olması ve bunu adaletli bir şekilde kendi halkına dağıtabilecek kapasiteye sahip olması. Yani bu yedi parametre sağlam ise, bunun alt parametreleri de bunların üzerine inşa edilebilir. Bu hem ülkemiz, hem başka ülkeler için de bir değerlendirme vasıtası olabilir.
Son olarak şunları ifade etmek istiyorum ki değişen güç dengeleri içerisinde Asya’daki bölgesel kuruluşların kurumsallaşma ve işbirliği sürecini bu yılki Kongre için bir ana konsept olarak belirledik. Birçok önemli konuğumuz var, kendilerine teşriflerinden dolayı minnettarız. Buradaki amacımız: bu bölgesel entegrasyonların Asya için, dünya için ve Türkiye için ne ifade ettiği, nasıl kurumsal işbirliği süreçlerinin yapılabileceğini tartışmaktır.
Tabi bu değişen dünya dengeleri içerisinde bütün mesele sadece fiziksel olarak güçlerin yer değiştirmesi ise bizi daha acı ve kötü günler bekliyor demektir. Asya ve sahip olduğu medeniyet birikimiyle dünyaya, insanlığa kendi bölgesinden hayat tarzıyla ilgili, doğru yaşamı temsil edilen örnek sunabilmesi gerektiğini düşünüyorum. Güç ve adalet temeli sanırım bunu açıklıyor.  Çünkü meşru yoldan ulaşılan güç ve meşru yoldan ulaşılmış gücün adaletli tasarruf edilmesi, bu dünyada yaşadığımız birçok uluslararası sorunun da çözüm kaynağı olabilir.
İfade etmeye çalıştığım bir diğer önemli husus da: içerisinde yaşadığımız ekonomik ve mali krizle ilgili Asya’nın ne denli etkilendiğine bakmamız gerekiyor. Açıkçası Batı Avrupa ve Amerika merkezli, özellikle son 30 yılda gittikçe ivme kazanan ”ne kadar tüketirsen o kadar mutlusun” formülünün hem ekolojik olarak, hem ekonomik olarak dünyayı getirdiği nokta ortada. Bu anlamda Asya’nın da ne kadar çok ucuz, o kadar ürün mantığıyla hareket etmemesi gerekiyor. Ve krizi aşmanın yolunun da tüketim kalıplarımızı değiştirmek olduğunu birilerinin artık söylemesi gerekiyor. Çünkü tüketimi canlandırmak için açıklanan bütün paketler ve bütün enerjimiz bir süre sonra yine yeni krizlere gebe olduğumuzu gösteriyor. Bilinçli bir şekilde tüketim kalıplarımızı değiştirmezsek, gelinen noktada dünya kaynaklarının bunu finanse etmesi ve bunu karşılaması oldukça zordur. Bu anlamda Asya’nın, Asya değerlerinin ve ülkelerinin, ayrıca uluslararası kuruluşların temel kaygısı, kendi halklarını ve müttefiklerini refah ve huzur içerisinde yaşatmaktır. Bu anlamda refah ve huzurun sadece güç parametreleri içinde ele alınmayacağı için küresel güç adaylarının da sadece güç merkezli değil, güç ve adalet temelli olarak iki yönde ele almaları lazım. Yoksa güç dengeleri yer değiştirdiği zamanda acılar devam eder.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 4724 ) Etkinlik ( 164 )
Alanlar
Afrika 64 1100
Asya 68 1679
Avrupa 13 1316
Latin Amerika ve Karayipler 12 135
Kuzey Amerika 7 494
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2741 ) Etkinlik ( 42 )
Alanlar
Balkanlar 23 564
Orta Doğu 15 1117
Karadeniz Kafkas 2 645
Akdeniz 2 415
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 3096 ) Etkinlik ( 72 )
Alanlar
İslam Dünyası 53 1999
Türk Dünyası 19 1097
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 3264 ) Etkinlik ( 61 )
Alanlar
Türkiye 61 3264