Nükleer Güvenlik ABD Rusya İran
Süleyman ŞENSOY
Süleyman ŞENSOY
TASAM Başkanı / Chairman
Yayın Tarihi : 31.3.2016
Nükleer Güvenlik ABD Rusya İran
Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi, TASAM Başkanı Süleyman Şensoy stüdyomuzda. Hoş geldiniz…
 
Hoş bulduk.
 
Sadece ülkemizde değil, dünyada da gündem sıcak. Başta terör... Tabii uluslararası bir terör meselesi varken terörün yerel unsurlarıyla da uğraşan bir ülkeyiz. Terör her yanda bir tehdit oluşturmaya başladı. Dünya bir süreçten geçiyor yorumları yapılıyor. Sorunların odağında da Orta Doğu ve bölgemiz var. TASAM’ın araştırmalarından biz çok faydalanıyoruz. O konuda da size ve ekibinize saygılarımızı iletmek isteriz… Dünyanın içinde bulunduğu bu durumu nasıl yorumluyorsunuz? Nereye gidiyoruz? TASAM Başkanı olarak yorumunuz ne?
 
Dünya yeni bir düzene eviriliyor. Aslında yüz yıllık bir periyod tekrar ediyor. Bu sadece; birileri düzeni değiştirmek istiyor, düğmeye bastı vs. komplo teorileri ile açıklanabilir bir şey değil. Hayatın kendine ait bir akışı var ve bu akış içerisinde dünyanın ciddi sorunları var. Uygulanan üretim-tüketim büyüme formülü dünyada sürdürülemiyor. Özellikle Çin ve Hindistan üretim-tüketim zincirine dâhil olduktan sonra Çin kaldıracıyla orta sınıf tasfiye olmaya başladı. Ekolojik değişiklikler kontrol edilememeye başladı. Dolayısıyla orta sınıfı olmayan bir dünya için kaos ya da otoriter bir sistem ihtiyacı beliriyor. Bunun sancılarını yaşıyoruz ve nasıl sonuçlanacağını önümüzdeki 5-10 yıl içerisinde göreceğiz.
 
Dünyanın egemen güçleri, aktörleri, akl-ı selimi ya da devlet aklı güçlü olan yapıları da bu gidişatı kendileri açısından realize etmeye ve yönlendirmeye çalışıyorlar. Aslında hayat kendi akışında gidiyor. Çünkü dünyadaki hiçbir güç için, bire bir kurgu içinde, dünyayı değiştirme noktasında böyle bir muktedirlik yok. Terörizm işte bu yeni dünya için hem çok istenen hem de çok istenmeyen bir şey. Güvenlikle uğraşanlar, halk ve hükümetler için istenmeyen bir şey. Ama büyük sistemi kurgulayanlar açısından da bir kaldıraç olarak kullanılıyor. Her ilacın yan etkileri olduğu gibi bunun da herkese bir yansıması, bir yan etkisi var. Dolayısıyla Batılı ülkeler de bundan zaman zaman etkileniyorlar. Fakat daha çok; kurumsal kapasitesi zayıf, bu dönüşüme ayak uyduramayan ülkeler bundan çok daha fazla etkilenip, istikrarsızlaşıyorlar. Önümüzde yeni bir dünya var ve hayatın bütün alanları dördüncü boyut aşamasına geçiyor, sofistike bir alana geçiyor. Dünyanın en az üçte ikilik kısmının aldığı eğitim ve altyapı buna uyum sağlamaya müsait değil. Dolayısıyla çok büyük bir bocalama ve karmaşa var. Bu karmaşıklık ve sofistike gelişmelerin önümüzdeki yıllarda daha da artacağı öngörülüyor. Teknolojinin, sanayinin, iletişim teknolojilerinin ve stratejik iletişimin, hayatın merkezine oturduğu yeni bir dünyaya doğru yelken açtık.
 
Washington’da Nükleer Güvenlik Zirvesi düzenlenecek. Zirve’ye Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan da katılacak. 52 ülke Zirve’ye katılacağını açıkladı. Putin Zirve’ye katılmama kararı aldı ve gerekçe olarak da Uluslararası Atom Enerji Kurumu’yla işbirliği yapmasını gösterdi. Zirve’ye İran da katılmayacak. Nükleer silah çok tehlikeli. Hele ki bir terör örgütünün eline geçtiğini varsayarsak küresel olarak bu unsurun bütün insanlığı tehdit etmesi söz konusu. Dünyanın geleceği açısından nükleer güvenlik ne anlama geliyor. Biraz açabilir miyiz?
 
Bugün konuyla ilgili bir tweet de attım. Nükleer güvenlik yeni kurgulanan dünya sistemi için ve kullanılan enstrümanlar açısından dünyanın yumuşak karnı. Bu sistem dönüşümde teröre ve şahsi tabirimle biyolojik silahlara yani insanın sosyal yapısının merkeze alındığı enstrümanlara ihtiyaç duyuyor. Bu yumuşak gücün iyi veya kötü amaçlarla kullanılmasıdır.
 
Nükleer güvenlik konusu sadece nükleerin ya da patlayıcıya dönüşecek malzemelerin kaçırılması, kullanılması değil. Nükleer tesislerin varlığı da aynı zamanda bir risk. Çünkü çalışan bir nükleer santrale herhangi bir saldırı olduğunda, bu durum yaşanan bölgeye, dünyaya tahmin edilemeyecek bir hasar verir. Avrupa’da bir nükleer santralin patladığını düşünün. Acaba ne olur? Zaten Avrupa coğrafi olarak küçücük bir yer. Bu anlamda nükleer güvenlik önümüzde bir zihinsel eşik olmaya devam edecek. Başta ABD, bunun farkında olduğu için olağanüstü önlemlerle ve bir takım çalışmalarla kontrol etmeye uğraşıyor. Bu Nükleer Zirve son olarak yapılacak. 2010 yılından bu zamana Zirve içerisinde yapılanlar mesafe kat etti. Özellikle Rusya’nın katılmaması büyük kayıp. Çünkü Rusya nükleerde dünyanın diğer tarafı.
 
Malum, nükleerde iki çeşit kapasite var. Bir saldırı  yapabilecek bombası, kapasitesi olanlar bir de saldırıya uğradığında cevap verme kapasitesi olanlar. Saldırıya uğradığında cevap verme kapasitesi olan bir tek ABD ve Rusya var. Rusya’nın bomba stoğu da aşağı yukarı ABD ile aynı. Ancak yaşadığı konjonktürdeki sorunlar itibarıyla Rusya’nın kendi varlığı tehlikedeyken ABD’nin liderliği altında bir oluşum içerisinde olmaması da normal. İran’ın olmaması da bir kayıp. Bu alınan kararlar Kuzey Kore gibi ülkeleri de etkilemiyor fakat kişisel kanaatim; Kuzey Kore’nin Batı ile anlaşmayı çok istediği yönünde. Bütün bu füze denemeleri tabiri caizse yalvarmanın değişik bir yolu. Fakat Kuzey Kore’nin varlığı, Pasifik’te ABD’nin Bölge’yi dizayn etmesi için önemli bir işlev görüyor ve bu yalvarmalar bir şekilde görmezden geliniyor. Dolayısıyla risk de artıyor. Bir yerinde patlayabilir. Sonuçta bu sistemi idare eden insandır. Bir şekilde kontrolden çıkabilir. Kuzey Kore bu kadar istekliyken daha ılımlı bir politika izlenmesinin, Pasifik’in ve dünyanın nükleer güvenliği açısından daha yerinde olacağını düşünüyorum.
 
Bu arada tweeti buldum ben; “Dünya bağışıklık sistemi nükleer güvenlikte en kırılgan dönemi yaşıyor. Nükleer güvenlik, yeni düzen ve araçları için zayıf halka.’’ demişsiniz. Erken saatlerde dikkati çekmişsiniz bu konuya.
 
Şimdi biraz da coğrafyamıza dönelim. Suriye krizi aşılamıyor. Dinamikler de değişmeye başladı. Geçtiğimiz günlerde Esed; “Ülkemiz Kürtlere kanton verecek kadar büyük bir ülke değil.” diye açıklama yaptı. Geçmişte söylemiştik şu an DAİŞ için oluşturulan bu koalisyonda çatlaklar olacaktı. Çünkü geçmişte, özellikle Hafız Esed döneminde,  Baas yönetiminin Kürtlere neler yaptığını da biliyoruz. Cenevre görüşmeleri artık kilitlendi mi yoksa bir çözüm için faydalı olabilir mi?
 
Çok somut ve görünür gelişmeler olduğu söylenemez. Zaten bu yönde de bir teyit yok. Bu sık sık ihlal edilen (sanırım 900 defa ihlal edilmiş) ateşkes değil de, çatışma yoğunluğunun düşürüldüğü bu ortam; biraz daha insani müdahaleler için, sivil halkın biraz daha rahat etmesi açısından göreceli bir rahatlık sağlıyor. Bu bile Suriye’deki tansiyonun düşmesi için bir kazanç. Kuzeyde Kürtlerin özerklik talebine,  Şam rejiminin bu şekilde cevap vermesi doğal. Çünkü pazarlığı yukarıdan başlatmak gerekiyor. Fakat kişisel kanaatim, kendi egemenlik alanlarını korumak şartıyla ve varlıklarını devam ettirmek şartıyla Kürtlerin böyle bir oluşuma girmesine birkaç yıl önceden beri razı oldukları yönünde.
 

İleride peki?
 
İleride ortaya çıkacak fotoğraf önemli. Bir devlet otoritesi tesis edilmiş değil. Fakat tüm bu şartlar Kürtleri defakto özerkliği geçerek bağımsızlık ilanına bile götürebilir. Her ne kadar ABD başta olmak üzere, büyük ülkeler Suriye’nin toprak bütünlüğünden bahsediyor olsa da, Kürtler bu konuda cesaretlendirilip destekleniyorlar. Dolayısıyla en iyi ihtimal Irak’ta olduğu gibi, kuzeyde özerk Kürt yapısının olduğu bir düzen ortaya çıkabilir ama bunun için bile çok fazla yol gidilmesi gerekiyor. Çünkü 1200’ün üzerinde küçük büyük silahlı milis grup var.
 
Bu arada Türk - Rus ilişkileri “uçak krizi” sonrasında Askerî Heyet’in İzmir’e gelmesi ile tekrar gündemde. Geçen hafta da Rusya’dan gelen bir açıklamada bu krizin geçici olduğunun altı özellikle çizildi. Nasıl görüyorsunuz?
 
Rusya ve Türkiye kader ortağı olan ülkeler. Birbirlerinin devamını sağlayan bir dengenin uçları. Bu bazen negatif bazen pozitif olarak sağlanıyor. Türkiye olmadan Rusya, Rusya olmadan Türkiye yaşayamaz. Bu çerçevede bu krizin geçici olduğunu söyleyebiliriz ama bu geçicilik göreceli bir olay. Rusya uluslararası fotoğrafı iyi okuyan bir ülke, burada karşılıklı akl-ı selimle Türkiye ile olan ilişkilerin normalleşebileceğini düşünüyorum. Türkiye çok orantısız yaptırımlara rağmen radikal bir tepki vermedi Rusya’ya karşı. Sessiz kalmayı tercih etti. Aslında uğradığı kayıplarla, zararlarla ve gösterdiği olgunlukla Türkiye bu krizin bedelini birkaç defa ödedi. Rusya’nın bu yönden empati yaparak karşılanması mümkün olmayan taleplerde bulunmaması gerektiğini düşünüyorum. Fransa ve Almanya 2. Dünya Savaşı’nda savaştılar. Paris dört yıl Alman işgalinde kaldı. Bugün AB’nin liderliğini bu iki ülke yapıyor, birlikte hareket ediyorlar. Aynı parayı kullanıyorlar. Bu kadar önemli iki ülke, dünyanın geleceği ve kendileri için bu denli risklerin ve fırsatların olduğu bir dönemde bir yol kazası diyebileceğimiz bu olayı çok da abartmamalı diye düşünüyorum.
 
İran’dan da ilginç açıklamalar geldi. Onlar meclis başkan yardımcısı düzeyinde önceden bir açıklama yaptılar. İki hafta önce Suriye konusunda Rusya bizi yalnız bıraktı diye bir açıklama yaptılar. Özellikle Amerika ile Rusya’nın masaya oturmasından sonra İran biraz kendini yalnız hissetmeye mi başladı? İran tarafından gelen bu açıklamaların açılımı nedir?
 
1979 İran İslam Devrimi’nden bu yana İran - Rusya ilişkileri, iyi günde - kötü günde kader dostluğu içeren bir ilişki değil. İran için çok hassas dönemlerde Rusya yalnız bırakmıştır. Rusya’nın Afganistan ile olan savaşında İran, Rusya’nın karşısında olmuştur. Milyonlarca Afgan göçmeni hâlâ barındırıyor. Burada birbiriyle entegre çok radikal iki ülkeden söz edemeyiz. Her ülkenin farklı öncelikleri var. İran’ın Batı ile olan anlaşması Rusların çok hoşuna gitmedi. Çünkü bir şekilde Batılılar oradaki İran - Rus ittifakını bozmuş oldu. Suriye’den önce dikkati buraya çekmek lazım. İkincisi ise Rusya’nın iyi bir taktik kararla konuşlandırdığı hava güçlerini aniden Suriye’den çekmesi ki, naçizane bir hafta önce onun da tweetini atmıştım, İran için bir şok oldu.
 
Bu arada dinleyenlerimize anımsatayım. Yaklaşık iki hafta önce sizinle aynı stüdyoda aynı programdaydık biz. Ben Rusların aktif rolü üzerine bir soru sormuştum size. ABD ve Rusya arasında belli anlaşmaların, daha Ruslar Suriye’ye gelmeden önce yapılmış olabileceğine dikkat çekmiştiniz…
 
Bunlar komplo teorisi değil. Bazı gözlemlerden, bilgilerden yaptığımız analizler. Rusya’nın Suriye’den aniden çekilmesi de doğal olarak İran’ı zor durumda bıraktı.
 

Lazkiye’deki hava üssünü garantileyerek ama…
 
Zaten üsleri vardı. Biraz daha genişletmiş oldu. Bir de bu hava kuvvetleri özellikle Rusya gibi ülkeler için çok kolay ikame edilebilir şeyler. Uçakları kaldırır gönderirsiniz. Putin’in de “İstersek birkaç saat içinde orda oluruz” şeklinde bir açıklaması var. Fakat yine de Rusya, Suriye’de çok aktif savaşan, oyunu değiştiren bir taraf olmaktan vazgeçti. Bunun İran için bölgesel dengeler açısından moral kırıcı etkisi olduğunu söyleyebiliriz. İran da Batı ile olan bu anlaşmaya çok fazla anlam yükledi. Petrol fiyatlarının bu kadar düşeceğini bilmiyordu.
 
Şiilik kendi yapısı itibariyle bir itiraz kurumsalıdır. İlk defa İmam Humeyni ile devlet oldu. Çünkü daha önce Şiiler iktidara talip değildi. Son imamın gelmesini bekliyorlardı. Humeyni onları “imam/mehdi gelecek, biz devleti onun için hazırlayalım” şeklinde bir sekülerleşmeye itti ve onları devlete talip etti. Fakat devlete sahip olduktan sonra Irak Savaşı’ndan başlayarak 36 seneleri ambargo ve savaşla geçti. Yine dünyayla kavgalı hâle geldiler. Bu nükleer anlaşma ilk defa Şia kültürünün devlet olarak bir entegrasyon, uyum denemesi olacak. Kendi varlığı itiraz üzerine kurulu bir yapının bu entegrasyonu nasıl yöneteceği çok önemli. İran devletinin, rejiminin yaşama şansının eşit olduğunu daha önce belirtmiştim. Hem bu açıdan hem de ekonomik açıdan İran’ın çok fazla beklentisi vardı. Petrol fiyatları aniden ve çok hızlı düştü. Dünyada da ciddi bir kriz var. Bu yüzden İran beklediği şekilde bir büyüme ve gelişme yakalayamayacağını gördü ki, İran’ın ekonomisi çok zor durumda ve ülkenin önemli bir kısmı çok büyük sorunlarla uğraşıyor. Açlık sınırında olan bölgeler var, işsizlik çok yüksek boyutlarda, birikmiş çok fazla sorunu var. Bu beklentiler karşılanmayınca toplumdaki eşiği düşürmek açısından yeniden gerilim politikalarına döndüğünü görüyoruz; nükleer olmasa bile balistik füze denemeleri ve buna karşı ABD’nin yeniden yaptırım kararı alması gibi. Politika değişikliğine giderek, kontrollü bunalım üzerinden süreci yürütmek isteyebilir.
 
İran’ın güneyinde özellikle Yazd, Şiraz ve İsfahan’daki işsizliğe bizzat tanık oldum. Gerçekten gençler ambargonun kalkmasından önce bütün gün nehirlerin kıyısında bir an önce şu iş bitse de, küresel sisteme dâhil olsak diye taleplerini dile getiriyorlardı. Belki genç nüfusta da büyük bir işsizlik var İran’da. Bu büyük bir sıkıntı…
 
Tuzak içinde tuzak var. Yani petrol fiyatları düştü, Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri adeta savaş durumuna geçti. Çok fazla sorunla yüzleşti. Batı ile anlaşıldığı zaman cazip gözüken şartların üçte ikisinin gelmeyeceği anlaşıldı. Onun için İran’da kendi açısından bir dönemsel bunalım yaşıyor.
 
Bu arada TRT haber merkezinden aktaralım; İran Cumhurbaşkanı Hassan Rouhani’nin Avusturya ziyareti iptal edildi. Bugün yapılması planlanan Viyana ziyaretinin güvenlik nedeniyle ertelendiği açıklandı. Güvenlik dendi sayın dinleyenler ama kulağınıza kar suyu kaçıralım ve OPEC’in genel merkezinin Viyana’da olduğunu hatırlatalım…
 
Avusturya’da çok ciddi bir güvenlik sorunu olduğu kanaatinde değilim ama irdelemek lazım. Belki Sayın Rouhani’nin şahsına yönelik bir istihbarat alınmış olabilir ama genel olarak Avusturya’da ciddi bir güvenlik sorunu olduğu bizim bilgilerimize göre yok.
 
Şimdi PYD, YPG… Amerika aradığı kara ordusunu bulmuş gibi, özellikle Türk - Amerikan ilişkilerinde de büyük gerilime sebep olan konu bu. Şu açıdan yeniden gündeme getirdik. Obama ile baş başa görüşme olacak. Bunlar gündeme gelir mi? Barack Obama’nın dış politikası dünyada çok başarısız bulunuyor. Genel olarak Türk - Amerikan ilişkileri başta olmak üzere Amerikan başkanın görev dönemindeki dış politikasını nasıl değerlendirirsiniz?
 
Kendi dinamikleri açısından çok başarılı buluyorum. Çünkü başarısız olduğunu söyleyenler; genelde Amerika’nın sert güç pozisyonundan vazgeçmemesi gerektiğini, bir savaş aygıtı olduğunu dolayısıyla dünyadaki sorunlara daha etkin müdahil olması gerektiğini söyleyen çevrelerdir. Fakat bence dünyadaki gelişmeleri ve sosyolojideki gelişmeleri, devlet doğasındaki değişimi, uluslararası sistemin dönüşümünü Amerika iyi okudu. Amerika sınırsız bir güç değil. Kendisinin de milyonlarca sorunu var. 300 milyondan fazla nüfusu var ve artık sürdürülmesi zor bir ekonomisi var. Dünya ekonomik pastasındaki payı hızla eriyor. Kendi gerçekleri içerisinde, sert gücün mobilize ve teknoloji ile bir tamamlayıcı olarak kullanıldığı ama asıl dönüşümün yumuşak güç üzerinden yapıldığı bir konsepte doğru gidiyor. Bu konsept sabahtan akşama oturacak bir şey değil. Bunun bir takım yan etkileri ve zararları var. Amerika bunların sonuçlarıyla az çok yüzleşiyor. Daha çok, tabiri caizse ameliyatlara konu olan ülkeler, bölgeler bu sorunları ve travmaları yaşıyorlar. Odak noktasının neresi olması gerektiğine de, Pasifik’e, Çin’e ve Güney Asya’ya daha çok ağırlık veriyor. Orada yeni bir dünya kuruluyor. Çok büyük ekonomiler var. Kendisine özellikle deniz gücünde Hindistan gibi yeni partnerler oluşturuyor.  Yine tabiri caizse haddini bilen ve bu hâl içerisindeki gücünü maksimum kullanan bir yapıya doğru yönelmek ihtiyacı görüyorum. Amerika’da bir başkan değişikliğinde Cumhuriyetçiler gelirse bu politikalar büyük ölçüde değişebilir. Salt sert güç ile dünyada yapılabilir çok fazla şey kaldığını düşünmüyorum.
 

Şahin politikalar artık zor…
 
Karşılığı yok. Bugün teknolojisi düşük de olsa Çin’e sert güçle kafa tutamazsınız. İnsan sayısı itibariyle bile bu teknik olarak mümkün değil. Ekonomi, teknoloji, sivil tolum, medya, akademi dünyası bütün bunlar üzerinden geliştirilen bir takım enstrümanlarla bu sürecin yönetileceği gözüküyor.
 
TASAM’ın önemli etkinlikleri var. Onlara değineceğiz. Çok kısa yerel terör unsurlarından bahsedelim. PKK ile mücadele devam ediyor. Özellikle her düzlemde Batı’dan gerekli desteği alamadığımızı ifade ediyoruz. En son Brüksel’deki Çadır… Demin değindiğiniz gibi aslında terör dünyada strateji olmaya devam ediyor.  Nereye gidiyor bu iş? Bu 30 yıllık süreç nasıl sonuca ulaşacak? Neler yapmalıyız?
 
Devlet paradigmasını güçlendirmemiz gerekiyor. Bir de devletin bağışıklık sistemi insandaki gibi görünmeyen bir mekanizma. Eğer bu bağışıklık sistemi çökerse antibiyotik tesir etmez diye düşünüyorum. Devletin antibiyotiği de askeri, polisi ve istihbaratı ile güvenliğidir. Ama salt bunlarla bağışıklık sistemi yaşamaz. Bu çok daha farklı bir mesele. Dolayısıyla Türkiye’nin bağışıklık sitemini güçlendirmesi gerekiyor. Kamu düzenini ve kendi sosyal bütünleşmesini sağlaması gerekiyor.
 
Şöyle bir tercihi de yapması gerekiyor; “Bu sorunu yüzde yüz hangi vadede çözebilirim ve o vadeye kadar en minimize edilmiş zararlarla bu süreci nasıl yönetebilirim” gibi bir konsepte ihtiyacı olduğu kanaatindeyim. “Bu sorun çözülmez” ya da “bunu kesin çözerim” de olumsuz anlamda aynı yere çıkıyor kanaatimce. Terör bu uluslararası sistem için bir kaldıraç. Geçmişte de öyleydi, daha çok yerel ülkeleri dönüştürmek için kullanılıyordu. Artık uluslararası sistemi de dönüştürecek bir enstrüman hâline geldi.
 
Bizde sorun olan terörün moral kaynağı ve desteği dışarıda. Destek veren ülkeler de çoğu zaman müttefiklerimiz. Çok sofistike ve açıktan kavga etmenizin mümkün olmadığı bir alan. Kendi denklemi ve parametreleri içerisinde bu süreci yönetebilmemiz gerekiyor. Önemli olan Türkiye’nin ekonomik olarak bir sıkıntıya girmemesi! Dünyada Batılı medyanın da ısrarlı şekilde bozmaya çalıştığı gibi güvenlik algısının bozulmaması gerekiyor. Bu güvenlik algısı biraz daha bozulursa ve birkaç ay daha bu algı devam ederse ekonomide, turizmde çok daha ciddi sorunlarla yüzleşebiliriz. Yani Brüksel’de Çadır açılıp, açılmamasının çok önemli şeyler olduğunu düşünmüyorum. Bunların çok üst düzeyde muhatap alınması gerektiğini de düşünmüyorum. Bu orda bizim büyükelçimizin ilgili bakanlıklarla koordineli bir şekilde girişimlerde bulunması gereken bir husus olduğunu düşünüyorum. Bu kadar hassas olduğunuz izlenimi verdiğiniz zaman da bunu kaşımak şeytani bir zevk hâline dönüşüyor. O konularda da böyle gereksiz detaylara girilmemesi gerektiği kanaatindeyim.
 
TASAM, 20-22 Nisan 2016 tarihleri arasında İstanbul’da Sivil Global 2016 Zirvesi’ni gerçekleştirecek. Türkiye’den ve dünyadan her düzeyden resmî, sivil, özel katılımcının iştirak edeceği seçkin ve öncü bir toplantı olacak. Ana teması ‘’Potansiyelin Keşfi’’ Bu etkinlik ile amacınız ne? Nasıl bir organizasyon olacak? Bizi ve dinleyenlerimizi bilgilendirir misiniz?
 
‘’Potansiyelin Keşfi’’ Türkiye’nin ülke sloganı. Aağırlıklı olarak Ekonomi Bakanlığı tarafından üretilmiş ama bütün ülkenin kullandığı bir slogan. Biz de bu ülke sloganına bağlı kalmış oluyoruz. “Sivil Global” adı altında başlattığımız bir programın zirvesi. Bu programın başlangıç olarak 5 yıl sürmesini öngördük. 19 sektör üzerinden Türkiye’nin dış hedeflerinin başarılmasına yönelik sektörel diplomasi kanalları kurulması hedefleniyor; eğitim diplomasisi, iş diplomasisi, bilim diplomasisi, savunma diplomasisi, inanç diplomasisi gibi. Temel fikir, her birinin konsept belgesi yayınlanan bu 19 sektör üzerinden bir inovasyon, teşvik, yönlendirme, bilgilendirme oluşturulması planlanıyor. Bunu da her yıl uluslararası etkileşimli bir Zirve ile taçlandırmayı düşündük. Bu yılki Zirve içerisinde 33 farklı etkinlik yer alacak. 19 sektörel diplomasi, 3 tematik alan ve kıtasal, bölgesel bazı TASAM etkinlikleri de bu Zirve içerisinde yer alacak, Afrika’dan Latin Amerika’ya, Balkanlar’dan Asya’ya kadar… Bu küresel bir etkileşim imkanı sunacak, çok yoğun bir şekilde çalışıyoruz. Ülkemiz için bu girişimin karar alıcılar açısından da belki bir iki yıl içerisinde çok olgunlaştırılmış, yararlanılabilir sonuçlar üreteceğini düşünüyorum.
 
Katılımcılar size geri dönmeye başlamıştır. Önemli isimler var mı?
 
Tabii, çok önemli isimler var. Hem devlet düzeyinde hem de bazı kraliyet ailelerinden alanlarına göre çok önemli isimler var.  Onları da kısa bir zaman içerisinde ilan edeceğiz.
 
İstanbul’da nerede olacak? Yeri belli mi?
 
Pullman Hotel’de olacak.
 
2023, Türkiye’nin hedefi. Sizin ‘’Güç ve Adalet’’ temalı 2053 projeniz de start aldı. Ülkemizde 9 yıldır sürdürülen ‘’Türkiye’nin Stratejik Vizyonu 2023 Projesi’’nin yeni aşaması niteliğindeki ‘’Güç ve Adalet’’ ana temalı bu proje hakkında da bilgi verir misiniz?
 
Bildiğiniz gibi, 2023 Projesi’nin kapsamlı olarak ilk mucidi biziz. Ülkemizde vefa biraz zayıftır ama sitem etmiyoruz. Yeter ki ülke için yararlı olsun.
 
Bundan sonra biz söyleriz…
 
Estağfurullah… 2005-2006’da bu projeyi anlatmak için Ankara’ya 18 defa gitmek gerekmişti, bunu sıklıkla söylerim. 2011 itibariyle de bir devlet, hükümet politikası hâline dönüştü. Gelinen noktada hem 2023’e çok az zaman kaldı hem de bizim 2023 için özellikle siyasi karar alıcılarımızın belirlediği daha çok nicelik hedefli parametrelerin birkaç yıldır bizim de söylediğimiz gibi tutmayacağı ve tutmasının da mümkün olmayacağı görülmekte. Bunu herhangi bir aksama veya hata olarak görmeyip, tecrübe edilmiş bir sonuç olarak değerlendirip nitelik hedeflerine odaklanmamız gerektiğini öneriyoruz.
 
2053 Projesi için de ilk aşamada 5 yıl öngörülüyor. Bu Sivil Global’den sonra  bizim için ikinci büyük proje. Bu da 19 temel hedef üzerinden Türkiye’nin dönüşümünü hedefliyor. Bu 2023. 2033. 2053 gibi tarihler sembol. Önemli olan gelecek endişesi içerisindeki bir yaşam kültürünü, inovatif bir kültürü kurumsallaştırmak. Mesela bu 19 temel hedeften aklımda olanları söyleyeyim; İnsani gelişmişlikte ilk beşe girmek, verimlilikte dünyada ilk beşe girmek, rekabette ilk beşe girmek gibi. İhracatta kârlılık oranlarını kademeli olarak artırmak, yüzde on ticaret fazlası veren bir yapıya ulaşmak, savunma ve uzay sanayiine gayri safi millî hasılanın yüzde yedisi kadar kaynak ayırmak gibi. Bunlara benzer sosyal, ekonomik, teknolojik hedefler var. Biz bu nitelik hedeflerini gerçekleştirip insan kaynağını ve kurumsal kapasiteyi dönüştürebilirsek ilk 10 ekonomi içinde değil de belki çok daha iyi bir yerde olabiliriz. Çünkü bu zenginliği, bu refahı üretecek olan insan kaynağı. Aksi takdirde kendi içinde döngüsü olmayan bir sistemin büyümesi çok kısa vadeli oluyor. Bu arada bütün kaynaklarını da tüketiyor. Özetle, “nitelik” üzerinde duracağız, çok sayıda etkinlik ve çalışma planlıyoruz. Hem kamuoyunun bu konuda aydınlanması hem de kamu yönetimimizin karar alıcılarımızın daha iyi kararlar almasına katkı için çalışacağız.
 
Çok teşekkür ediyoruz. Stüdyo konuğumuz oldunuz. Saygılar sunuyoruz.
 
Ben teşekkür ediyorum. İyi çalışmalar…
 
( TASAM Başkanı Süleyman ŞENSOY Röportajı | 30.03.2016 | TRT Radyo 1 | “Haber Yorum” Programı )
 
Diğer Yazıları
© 2018 TASAM Tüm hakları saklıdır.
Developer KILIC