Eğitim Politikamız Netleşmedi

Açılış Konuşması

TBMM ( E ) Başkanı Bülent Arınç’ın TSV 2023 | Medeniyet İnşası Türkiye Vizyonu Uluslararası Kongresi açılış konuşması | 05.10.2015 | İstanbul ...

TBMM ( E ) Başkanı Bülent Arınç’ın TSV 2023 | Medeniyet İnşası Türkiye Vizyonu Uluslararası Kongresi açılış konuşması | 05.10.2015 | İstanbul

Saygıdeğer konuklar, Hanımefendiler Beyefendiler, Hepinize iyi sabahlar diliyor saygılar sunuyorum.

Burada TASAM’ın yani Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin çok önem verdiğim bu toplantısına davet üzerine katıldım Sayın Başkan Şensoy’a ve çalışma arkadaşlarına çok teşekkür ediyorum. İki günlük bu programda siz değerli arkadaşlarımızın katkılarıyla önemli konular görüşülecek. Ben de mümkün olduğu kadar dinleyici olmak isterim. Bir siyasetçi olarak da Meclis Başkanlığı, Başbakan Yardımcılığı yapmış bir arkadaşınız olarak meseleye hangi zaviyeden baktığımı da ifade etmek isterim. Sayın Başkanın ve Sayın Müsteşar Yardımcımızın konuşmalarını fevkalade önemli. Ama iki günlük programa baktığımda sanıyorum yüzden fazla bilim adamı, sosyolog kendi alanında başarılı arkadaşlarımız fevkalade önemli konuları müzakere edecekler ve sonunda bir vizyon ortaya çıkacak, belki bir sonuç bildirisi belki bir özet takdim edilecek. Sayın başkanın ifadesine göre sekiz yıldan beri bu çalışmalar yapılıyor. Sayın Cumhurbaşkanımızın himayelerinde 2023 Vizyonu olarak tasarlanan bu programda da epey mesafe alınmış. 2014 Mart ayında yapılan Çalıştay toplantısında hangi konular üzerinde müzakereler yapıldığı ve hangi noktalara gelindiğini de internet sitelerinden okudum. Bu gün ve yarın yapılacak programlarla da ümit ediyorum böyle bir sonuç ortaya çıkacak ve sanıyorum bu çalışmalar bir süre daha devam edecek. Burada da ifade edildiği gibi 2023 vizyonu çerçevesinde tartıştığımız konular Türkiye için fevkalâde önemli. Bizler büyük bir tarihten geliyoruz, büyük bir medeniyetin çocuklarıyız.

Bizi ayakta tutan şey temel değerlerimiz, kültürel kimliğimizdir. Toplumu bir arada tutan değerlere yüzyıllar boyu sahip olduk şimdi de sahip olmaya gayret ediyoruz. Yeniden bir medeniyet tasavvuru ve yeniden bir medeniyet inşası için de kolları sıvamış bulunuyoruz. Aslında önce tasavvur etmek sonra da onu inşa etmek gerekir. Dolayısıyla böyle bir aşamada bir medeniyet tasavvuru ve inşasına yönelmek bence çok zor ama çok gerekli bir iştir. Düşüncelerimi baştan ifade edeyim, yani bilimsel bir tonda veya bilimsel bir kapasite ile konuşmak benim haddim değil. Bunlar sizin işleriniz. Ama bir siyasetçi ben siyasette de gördüm ki kendileri yani siyasetin kendisi insan yetiştiremiyor. Böyle bir görevi de yok aslında. Ama iyi yetişmiş insanları siyasetçiler istihdam edebiliyor, yeni bir inşada kullanabiliyor, ondan yararlanabiliyor. Dolayısı ile ülke yönetiminde iç ve dış pek çok konular, kendi içerisinde siyasi tartışmalar varken bir medeniyetin inşasında bizzat rol alması mümkün değil. Bunu sizler bir tasavvur olarak ortaya koyacaksınız bir yol haritası ve yapılacak işler listesiyle ve her alanda. Çünkü bazıları medeniyet dediğinde sadece ekonomik gelişmeyi anlıyor. Yani şu kadar üretim bu kadar tüketim… Çok güzel tartışılmış dikkatimi çekti; 2023’de hükümetin koyduğu hedef beş yüz milyar dolarlık ihracat yapılması. Bunun karşılığında da şu kadar ithalat olacak diye düşünmüş arkadaşlarımız. Bu kadar ithalat yani bu kadar da tüketim. Oysa bizim kadim medeniyetimizin içerisinde insan unsuru çok önemli. Ekonomik gelişmelerin hepsi sadece insan için. Ama insanı ortaya çıkaran tek unsur ekonomik gelişme, milli gelirin yükselmesi, insanların haz alması ve tüketimi arttırması değil. Kanaat da bu medeniyetin içerisinde çok önemli, israfa karşı olmak da çok önemli, insanların komşuluk hukuku da insanların yardımlaşma duygusu da fevkalâde önemli. Yani Batının kendisine medeniyet bildiği şey ekonomik göstergeler üzerinde rol alabilir. Ama bizim insan odaklı bir medeniyet anlayışına çok daha önem vermemiz gerektiğini düşünüyorum.

Şimdi sekiz yıllık bir çalışmanın ürünü olarak yazılı metinlere referanslara baktığımda şunu bir eksiklik olarak gördüm, bu benim kanaatimdir, yanlış da olabilir doğru da olabilir ama daha geçtiğimiz yıl yani Mart 2014 zannediyorum oydu en son bir çalıştay raporunu incelediğimde hâlâ biz teorik tartışmalar üzerindeyiz. Yani sekiz yılda artık teorik tartışmalar en azından bu gün yapılacak toplantılarla bitmeli ve biz üzerinde mutabık kaldığımız, doğru bulduğumuz, faydalı olacağına inandığımız bir tasavvur üzerinde siyasetçi olarak önümüzü görmeli ve ülke yönetiminde eğitime nasıl değer vereceğiz, manevi değerlerimizi yeniden nasıl ihya edeceğiz, insana yönelik bir restorasyon söz konusu ise bunu nasıl yapacağız bilmek isteriz. Siyasetçinin işi aspirini alıp yutmaktır. Yani komprime bir ilaca ihtiyacımız var bizim. Siz bize bunu düşünün, bunu tasarlayın derseniz biz günlük kavgalarla meşgulüz bunları yapamayız. Yani günümüzü kurtarmaya çalışıyoruz biz. Ve şuanda muhteşem bir başarı, bir seçim sonucu ortaya çıktı. Bunun için de Allah’a hamd ederiz. Bu sonuçların da ülkeye hayırlı neticeler vermesini diliyorum. Güçlü bir iktidar güçlü bir hükümet ve güçlü bir parlamento yapısıyla yeni medeniyet inşamızdaki temel değerlerimizi, madem ki “İlk günkü aşkla, haydi bismillah!” diyoruz bu medeniyet inşasına da “Haydi bismillah!” diyerek başlamamız gerekecek. Bunun için de teorik tartışmaların somut neticelerle son bulmasını diliyorum ve en azından bundan sonra artık billurlaşmış veya somutlaşmış, müşahhas hâle gelmiş bir programın ortaya çıkmasını arzu ediyorum. En azından üzerinde azami müştereklerde mutabık kalınan hususların mutlaka önümüze gelmesi lâzım. On üç yıllık hükümet döneminde en fazla bakan değişiminin Milli Eğitim’de olduğunu gördüm. Sanıyorum dört veya beş bakanımız değişti. Evet, beş bakanımız değişti. Kültürde de aynı durum yaşandı. Esasen Turizm ve kültürün birleştirilmesine karşı olduğumu ve inşallah yeni hükümet döneminde de kültürün başlı başına bir bakanlık olarak çok daha güçlü bir şekilde yeniden yapılandırılması gerektiğini düşünüyorum. Bu benim şahsi kanaatim. Çünkü turizm ve kültürün ortak yönleri mutlaka vardır ama kültür yani bizi ayakta tutan değerler manzumesinin ayrıca ele alınması gerekir kanaatindeyim.

Değerli arkadaşlarım,
Bu medeniyet konusu bizim bütün hükümet programlarımızda daha çok kültür olarak yer alır. Bu dosyamda aslında onlara ilişkin bazı notlar var. Yani biz bu güne gelinceye kadar kültür politikalarımız ne olacak demişiz içinde de belki birkaç defa medeniyet kelimesini kullanmışız. Biraz önce Milli Eğitim’le ilgili eksik kalan cümlemi tamamlayayım müsaadenizle; Meselâ Sağlık Bakanlığı’nda aralıksız altı-yedi sene bakanlık yapan bir arkadaşımız varsa veya bir başka bakanlıkta ama milli Eğitim’de hepsi de birbirinden kıymetli beş bakanımız olmuş. Ama istikrar ve belli bir plan, çok iyi düşünülmüş gergef gibi işlenmiş, pedagojik anlamda da çok güçlü bir eğitim politikasına ihtiyacımız var. Eğitim politikası her iki senede bir değişir veya değiştirilmek zorunda kalınılırsa bu çocuklarımız için de öğretmenlerimiz için de geleceğimiz için de bence yanlış olur. Yükseköğretim politikamızın, üniversitelerle ilgili konuların çok önceden çözülmesi ve yeni bir kapsama kavuşması gerekirdi. Bunu şunun için söylüyorum; yani çocuklarımızın daha anaokullarından ve okul öncesi programlarından başlayarak üniversite sonuna kadar ki yirmi milyonu aşkın bir genç kitleden bahsediyorum. Bildiğim kadarıyla ilk-orta ve liselerde on dokuz milyonun üzerinde, üniversitelerde dört-beş milyon civarında öğrencimiz var. Bütün bunların nerede başlayıp nerede biteceğini sağlıklı olarak planlamamız lâzımdı. Önceleri sekiz yıllık kesintisiz eğitim daha sonra biraz farklılaşma en sonunda da dört artı dörtle ortaya çıkan durum yeni sorunları beraberinde getirdi. Ve henüz eğitim politikamız netleşmedi. Çocuklar hangi imtihana girecekler, hangisinden muaf olacaklar, hangisinden çıkıp hangisine yetişecekler veya müfredat programları ne olacak hükümetin sorumluluk taşıyan bir bakanı olarak bu konulara kafamı verdiğimde çok tatminkâr neticeler almadığımı ifade etmeliyim. İnşallah bu dönem Sayın Müsteşarımızın da Sayın Bakanımızın da bu konular üzerinde kalıcı çalışmalar yapmasını ve çocuklarımızın nitelikli bir eğitim almaları konusunda daha net ve daha somut bir program dâhilinde yetiştirilmelerini arzu ediyorum.

Değerli arkadaşlar,
Medeniyet tasavvuru ile ilgili ilk olarak konuyu Sayın Başbakanımız Ahmet Davutoğlu dile getirdi. İyi bir tarihçi ve iyi bir bilim adamı olması; kitaplarıyla düşündükleri ve düşündüklerini ifade etmesiyle geçmişten bu yana dikkatimizi çeken bir kişi olmasıyla da sanıyorum bunun etkisi olacak, Başbakanlık ve Genel Başkanlık görevini aldığı ilk toplantısında 2014’te. Sayın Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra, orada sekiz maddelik yeni bir referans konuşması yaptı. Yani “ben bundan sonra bunlara çok daha önem vereceğim” dedi. Özgüven restorasyonu, demokrasinin bütün özellikleri ile hâkim kılınması, bürokrasinin yeniden inşası, ekonomide restorasyon, dış politikada falan derken önemli bir konuyu da kültür ve medeniyetimize ilişkin yeniden bir anlayış veya yeniden inşayı ilk defa takriben bir buçuk yıl önceki konuşmasında söyledi. Altmış ikinci hükümet programında ben de o hükümetin bir üyesi idim, medeniyet ve kültür başlığı altında da okumayayım ama iki sayfaya yaklaşan bir taahhütte bulundu. Medeniyetimizin mutlaka daha çok geliştirilmesi daha çok güçlendirilmesi konularında yaşanabilir mekânlar ve çevre ve şehirleşme konularında bira önce Sayın Müsteşarımız belirttiği gibi medeniyetin kelime anlamıyla da “medine”den geldiğini bildiğimize göre şehir hayatı, şehir hayatındaki kurallar, şehirde yaşayan insanların birbirleriyle ilişkileri, orada üretilen değerler konusu medeniyetimizin de temel unsuru olarak görülüyor. Seçim beyannamesine kültün ve sanat olarak girmiş aynı zamanda da Türkiye ve İspanya arasında Birleşmiş Milletlerin bir projesi olarak yürütülen Medeniyetler İttifakı projesinden Sayın Bekir Karlığa’nın da taşıdığı sorumluluklardan bahseden bazı konular gündeme getirilmişti. Ama bu güne kadarki ve bu son söylediklerimin içerisinde de kültür mutlaka ön planda tutulan ve kültür açısından yapılacakları arka arkaya sayan bazı beyannameler veya programlar okuyoruz.

Değerli dostlar,
Ben medeniyet kelimesinin etimolojik anlamıyla veya diğer konuları bilimsel anlamda takdim edecek bir noktada değilim. Ama benim bildiğim şu var biz bir medeniyetin evlatlarıyız ve bizi ayakta tutan şey bu medeniyetimizin temel değerleridir. Yedi seneye yakın Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden sorumlu oldum. Meclis Başkanlığım döneminde de vakıflara ayrı ve özel bir önem veren bir arkadaşınızdım. Biz çoğu zaman konuşmalarımızda “İslâm Medeniyeti veya “Osmanlı Medeniyeti bir vakıf medeniyetidir” diye söze başlarız. Bu büyük bir gerçektir. Sadece Vakıf Medeniyeti diyelim isterseniz. Şu anda bile Türkiye’de kırk bine yakın mazbut vakıf var. Biraz daha mülhak vakıf var. Yeni vakıflar daha fazla. Ve cemaat vakıfları dediğimiz aslında toplumda yanlış anlaşılan yabancı vakıflar gözüyle bakılan 166 tane de cemaat vakfımız var. Bir defa İslâm inancı içerisinde vakıf bir mal varlığının sadece Allah rızası için mahlûkatın istifadesine sunmak, sadece insanlar da değil. İlginç vakıflar ismiyle kocaman bir kitabımız var bizim. İlginç vakıflarda ecdat neler yapmış neler. Yani sadece leyleklerin ayakları topalsa sıcak yerlere gidemiyorsa bakılmalarından değil, fakir kızlara çeyiz hazırlama vakıflarından veya vergisini borcunu ödeyemeyenlere yardım eden vakıflara kadar bir insan tasavvuru ile karşımıza çıkmışlar. İnsanın her türlü ihtiyacını kendi mamelekinden mal varlığından vermek suretiyle -vermek de öyle kolay bir şey değildir- sadece Allah rızasını düşünmüş bir medeniyet var karşımızda. Bunu ihya edebilirsek, bu düşünce ayağa kalkarsa çok güzel şeyler olacak dedik. Bu gün hamd olsun 2002 yılına kadar en azından bir yirmi yıllık periyotta 43 civarında vakıf eserinin inşa yada restorasyon çalışması gerçekleşmişti, biz 2002 sonundan şu an itibariyle 4500’e yakın vakıf eserinin restorasyon tadilat ve onarımını gerçekleştirdik. Takriben 3,5 katrilyon civarında oraya aktardık, 70.000 kişiye istihdam sağladık ve Süleymaniye, Sultanahmet gibi sadece büyük camileri değil imaretler, aşevleri, kervansaraylar ve diğerleri konusunda bir medeniyeti ortaya çıkardık ve özendirdik. Bu gün yeni vakıflar kuruluyor ve o vakıflarda da amacı Allah rızası da olabilir, insanlara katkı da olabilir sonuç itibariyle birbirine çok yakın olduğunu düşünüyorum, vakıflara büyük bir özendirme yapıldı. Amerika’da ve bazı batı ülkelerinde bunun benzeri filantropi dedikleri başka bir akım var. Oralarda da şirketler, holdingler veya zengin insanlar vakıf amaçlı birtakım kurumlara gelirlerini aktarıyorlar, oradan sanat gibi, tıp gibi bazı alanlarda da bazı gelişmeleri teşvik ediyorlar. Ama temelinde zannediyorum vakfetme duygusu var. Hamdolsun ki Türkiye’de vakıf ayağa kalkmış durumda. Hiç yoktu bizim zamanımızda, iki tane üniversitemiz oldu. Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi ve Bezmi Alem Vakıf Üniversitesi. Geçmişte eğitim amacıyla kurulan vakıfların altyapısını oluşturduğu iki tane güzel üniversitemiz var. Bütün vakıf üniversitelerini tebrik ediyorum. Ama bunlar Vakıflar Genel Müdürlüğü envanterindeki vakıflardan kurulmuş üniversitelerdir.

Değerli arkadaşlarım,
Şu anda da bir faizsiz bankacılık veya adına artık katılım bankacılığı diyoruz Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün kendi kurduğu bir katılım bankası da faaliyete geçmiştir. Yani akar cinsinden gayrimenkulleri, akar cinsinden vakıfları değerlendirmek suretiyle oraların gelirleriyle daha çok hizmet etmek, daha çok muhtaç insanlara veya vakfiyesindeki kayıtlara uygun olmak suretiyle yeni gelişmeler sağlanabiliyor. Ve vakıflar bakınız neler neler yaptı. Sadece Türkiye’dekilerle ilgilenmedik, arşivlerimizde bulunan bütün hinterlandımız yani Balkan ülkeleri, Ortadoğu hatta birtakım Asya ülkelerinin bir kısmında eğer bir vakfiyemiz varsa o ülkelerdeki vakıf eserlerini de restore etmek kararı aldık, o ülkelerdeki fakir, tedaviye muhtaç insanlar bunu belgelediği takdirde Türkiye’de tedavilerini yapmak, sonuna kadar tedavilerini üstlenmek durumundayız. Sadece Kosova’dan geçtiğimiz yıl 50 tane hastamız geldi. Bütün Balkanlar’dan bu sayı daha da yüksektir. Şu anda Yemen’den, Ürdün’den, Suriye’den olsun “bizim ülkemizde vakıf vardır vakfiye vardır ben de tedavi görmek istiyorum” diyen ve “durumum müsait değil” diyen herkese başta Gureba olmak üzere hastanelerde tedavi verebiliyoruz. Demek ki vakıfları ihya edebilsek, çok iddialı olacak belki o kadar ihya edebilsek Türkiye’de insanlarda daha az vergi almak durumunda kalırız. Çünkü kamu bütçesine dokunmadan vakıflar hizmet ediyor. Fakirlere, yoksullara, hastalara ve kimsesizlere ayrıca hizmet veriyor. Dolayısıyla vakıfların ayrı bir başlık altında bu yeni medeniyet inşamızda kullanılması gerekir. Ortak kültür değerlerimiz içerisinde dine, dile ve tarihe çok dana fazla önem veriyorum. Tarih çok önemli bir konudur. Tarihimizi yeniden bilinir, anlaşılabilir olması lâzım ki bu günkü sorunlarımıza ve gelecek perspektifimize katkısı olabilsin.

Herkes şimdi Ortadoğu’daki gelişmeleri gördükçe Sykes-Picot’tan bahsediyor. Nedir? Onun öncesi nasıldır? Ortadoğu’daki yaşantı nasıl cereyan ediyordu? Aşiretler ve toplumsal yapılanma nasıldı? Osmanlı dönemi ve sonrasında neler oldu? İngilizlerin etkisi nedir? Burada iddiası olan ülkeler bu güne kadar neler yapmışlardır? Birkaç yüzyıl öncesine giderek bu hesapları önümüze komprime olarak koymak ve bundan sonra da ufkumuzu vizyonumuzu bizi ayakta tutacak değerler olarak inşa etmemiz lâzım. Dil çok önemlidir. Bizim dilimiz çok da güzel bir dildir. Türkçe olarak kastediyorum. Osmanlı Türkçesi de böyledir. Çok iyi bilinmesi ve konuşulması lâzım. Dilimizdeki farklı anlamlardaki kelimeleri çok daha zenginleştirmemiz lâzım. Bugün maalesef üç-beş yaşındaki çocuklarımızın bile elinde i-phonelarla tabletlerle sadece oyun oynadıklarını görüyoruz. Sadece onlarla meşgul olarak renkli bir dünyaya daldıklarına şahit oluyoruz. İçeriye babası mı girmiş, dedesi mi girmiş, kendisine bir şey mi söylenmiş, “bana bir su getir” mi denmiş hiçbirisinin farkında değil. Çok üzüldüğüm için bir yerde konuşmuştum dediler ki bu i-phoneu icat edenler ne kendileri ne de yakınları bunu kullanıyorlar. Hatta kullanmasını yasak etmişler. Ama düşünün ki herkese iki cep telefonu düşecek kadar bu konuda makûsen mütenasip bir gelişme içerisindeyiz. Herkes sohbeti terk etmiş, birbirini dinlemeyi bırakmış, karşısındakinin gözünün içine bakmayı unutmuş, dostluğu sevgiyi bırakmış elindeki tabletle saatlerce, hatta o kadar ki başka bir ülkede yaşanmış bu; oradaki oyunlar, oradaki dünya hiç ayağa kalkmadan, konumunu değiştirmeden, elini bile oynatmadan, gözünü bile kaldırmadan on altı saat sürmüş de çocukcağız vefat etmiş. Kan dolayımı bozulmuş, beyni bilmem ne olmuş. Ben bunu gazetede okudum. Yani bu noktaya kadar gelebilecek bir sıkıntının içerisindeyiz. Artık sms diliyle insanlar birbirleriyle konuşmaya başlamışlar. NBR; n’aber diyor. SLM; selam diyor. Yani doğru dürüst bir selam vermekten bile aciz. “Haydi, şu konuda bir konuşma yap” denildiğinde 25-30 kelimenin dışında çıkaramayan bir gençlikle karşı karşıyaysak bence bu alarmın da ötesinde bir büyük tehlikeyi haber veriyor. Türk Dil Kurumumuz var. Kendine göre de çalışmalar yapıyor. Ben de o kurumun başında epeyce bulundum. Yani Moğolcadan Türkçeye Çuvaş dilinden Türkçeye pek çok lügatler hazırlamışlar. Otuz bir tane lügatleri vardı. “Peki, Türkçe-Kürtçe, Kürtçe-Türkçe lügatiniz var mı?” dedim. “Yok” dediler. Yahu Çuvaş dilinde var da niye Kürtçe yok. Bu ülkede yaşayan bunca insan var. "Efendim yasak olduğunu biliyorduk da onun için yapmadık” dediler. Neyse rica minnet bir sene içerisinde birkaç bin kelimelik bir lügatin - sözlüğün hazırlanması mümkün oldu. Medeniyetimizin içerisinde sadece Türkçe de yok. Dil konusu çok önemlidir. Mesela bu gün pek çok üniversitemizde Bingöl’de, Mardin’de, belki Ağrı’da belki Iğdır Üniversitesinde Azerice, Kafkas dilleri, Ermeni dilleri, Kürtçe, Gürcüce dil ve edebiyat bölümleri açıldı. Onların da bilinmesine ihtiyacımız var. Onların da üzerinde konuşulması gerekir.

Tabi din konusu çok ayrı ve özellikli bir konudur. Özellikle son yaşadığımız sıkıntılar İslam’ın nasıl anlaşılması ve nasıl yaşanması gerektiği konusunda bizlere adeta büyük bir ikazda bulunuyor. Son yıllarda İslâm dünyasında, Ortadoğu’da veya başka ülkelerde İslâm adına yapılan terör eylemleri, IŞİD’inden El Kaidesi’ne veya adı her ne olursa olsun Müslümanım diyerek kan dökenler, kafa kesenler, insanlara acı ve eza verenler, insana yönelik suç işleyenler şüphesiz ne insandır nede insandır. Ama en büyük zararı da İslam’a veriyorlar. Bu nasıl bir Müslümanlık anlayışıdır? Bu nasıl bir Mü’min ve Müslim anlayışıdır ki bu insanlar terörü kendileri için bir yol olarak görüyorlar. Cenneti arzuladıklarını ifade ediyorlar, cennete gitmek için de kendilerini patlayıcı bir bomba haline getiriyorlar. Dolayısıyla bizim Anadolu Müslümanlığı - doğru bir tabir olmayabilir ama konuşulduğu için söylüyorum- yani Anadolu şüphesiz Trakya’sıyla ve büyük coğrafyasıyla bence İslâm’ı çok iyi anlamış ve geçmişten bu yana çok iyi yaşamış bir milletin çocuklarıyız. Yani bu gün Selefilik inancını Vehhabilik inancını veya başkalarını, insanların bu inançlarını bir başka noktaya kanalize etme güçleri varsa bizim Anadolu’da Müslümanlığı nasıl yaşıyor ve bunun içerisinde şefkati, merhameti, müsamahayı, tarikat adabını, tasavvufu yabancıların sufizm veya spiritüalizm dedikleri konuları İslam’ın içine koymuşuz biz.

Yani bir gözyaşı var bizim İslâm anlayışımızın içinde. İnsanlara merhamet var, mahlûka merhamet var yaratılmış her şeye karşı ve biz dinde zorlama olmadığını biliyoruz. İnsanları belli bir ideolojik kalıba koyup da ona mutlaka mecbur etme gibi bir anlayışın İslam’da olmadığını biliyoruz. Sanıyorum sözümü uzattım ama sizden beklentiler medeniyetimizin temel ögelerinden din anlayışımızın, dil anlayışımızın, tarih anlayışımızın daha nasıl güçlenebileceği konusunda somut öneriler getirmenizdir. Ve medeniyet tek değil. Okuduğum yerlerde gördüm ki Afrikalıların da Kızılderililerin de bir medeniyeti var olmuş. Ortadoğu’dan ta uzak Asya’ya kadar Japonya’nın da Çin’in de kendine göre medeniyetleri olmuş. Bizim bu coğrafyamızda içinde yaşadığımız ve bizi bu günkü halimizle bile ayakta tutan medeniyetimizin elbette yeniden inşasına büyük ihtiyacımız var. Önemli mihver ve odak insan olmalıdır.  İnsanın düşüncesi, insanın duyguları, insanın gittiği geleceği yerler, insanın bu medeniyet inşasındaki rolü, iyi bir aile yapısı, çekirdek ailenin çok güçlü olması, temel değerlerimiz bu konuda adını nasıl koyarsanız koyun ama bize içinde güzel bir havayla yaşamamızı temin edecek yeni bir medeniyet anlayışımıza ihtiyacımız var. Yoksa böyle bir takım övücü sözlerle veya kendimizi avutmak için konuşabileceğimiz birçok cümlelerle yola devam edemeyecek duruma geldik. Yani toplumda bir tefessüh noktası varsa, toplumda bir sıkıntı kendisini başka yerlere kanalize etmek ihtiyacını duyuyorsa, başka kötü ve yanlış arayışlar içerisinde özellikle gençlerimizden yükselen bazı talepler varsa, bizim en iyisini, en doğrusunu, en meşrusunu yine bu topraklar üzerinde inşa etmemiz gerekecek. Günlük sorunların çareleri bulunabilir ama sadece bunlara bakarak bir siyasi seçim sonucunu değerlendirerek bundan mutlu olmak veya üzülmek bir kenara ama ne yapacağımızı, nasıl yapacağımızı geleceğimizin inşa etmek için sanıyorum düşündüklerimizi çok daha fazla billurlaştırmak ve yola bir an evvel koyulmak mecburiyetindeyiz. “Bu çok zor ve uzun vadeli bir iş” dendiğinde, büyükler öyle dermiş; madem hem zor ve hem de uzun vadeli bir iş diyorsunuz o zaman bir an evvel başlamak lâzım. Necip Fazıl rahmetlinin çok güzel bir sözünü hatırlarım “Vakit o kadar geç ki erken sayabiliriz” dermiş. Vakit geçti falan değil.

Bir kıssa ile bitireyim, yaşadığım bir olaydır çünkü. Her bakanın dört-beş tane ülkeden sorumluluğu vardır hükümette. Ben Uganda, Yemen, Malezya, Moğolistan Karma Ekonomik Kurul Başkanlığını yaptım. Bu ülkelerle belli bir program çerçevesinde alış-veriş nasıl yapılacak, yatırımlar nasıl olacak gibi konuları konuşurduk. Bana da o beş tanesinden bir tanesine Uganda düştü. Yahu neresidir bu ülke, Afrika’nın hangi kesimine düşer, herhalde çölün içerisine gideceğiz derken hazirundan birisi dedi ki “Afrika’nın en güzel yeridir, Ekvator bölgesidir, her taraf yemyeşildir ve mübarek Nil’in doğduğu yerdir”. Derken gittik. Türk Hava Yolları da ilk defa seferlere başlamış, Tanzanya üzerinden gidiyoruz. Ulaştık, hakikaten çok güzel bir ülke, dünyanın en yeşil ülkesi diyebilirim fakat fakir. İngiliz hâkimiyetinde bulunmuş. Nil’in doğduğu yer Jinya diye bir bölge. Oraya kayıklarla falan gidiliyor. Suyun içerisinden Nil fokurdayarak doğuyor. Oradan Mavi Nil olarak Sudan’a kadar gidiyor Sudan’da birleşiyor 6400 kilometre sonra sanırım Mısır’da belli bir yerde denize dökülüyor. Çevresine hayat veriyor. Kur’an’da da ismi geçen nehirlerden birisi. Çok güzel şeyler gördük. İkinci akşam bir protokol yemeği verildi. Yemek de sade bir yemek. Tahta taburelerin neredeyse üzerinde oturuyoruz, geniş bir alanda Ugandalılar her bölgenin mahalli danslarıyla folkloruyla yemek sırasında da bize görsel ziyafet çekiyorlar.  Biz de yaparız ya aynı şeyi. Yemek veririz ve yemek mekânında da bir müzik olur.  Tabi tahmin edebileceğiniz gibi o bölgenin yerlileri yarı çıplak diyebileceğimiz bir halde kadınlarıyla erkekleriyle bir folklor gösterisi yapıyorlar ama bir yerde de ritim tutan adamlar var. Durmuyor mübarekler. Bir tanesi dedi ki “Bunları bıraksan tam 24 saat çalarlar, öbürleri de oynarlar”. Kafalarına sürahiler koyuyorlar, bir daha koyuyorlar, bir daha koyuyorlar, dönüyorlar babam dönüyorlar. Bu geliyor başka bir şey yapıyor, diğeri geliyor başka bir şey yapıyor. Bir de başlarında silindir şapkalı bir şovmen var. O da zenci fakat çok güzel İngilizce konuşuyor. İngilizce anlatıyor; diyor ki bu folklor Uganda’nın şu bölgesindeki şu şehirden veya kasabadan gelmiş, o şehrin veya kasabanın insanları şöyledir falan diye fıkra anlatıyor veya konuşuyor, öbür taraftan gelene bu kuzeydendir, diğer taraftakine bu batıdandır falan diyor. Mübarekler başımızı döndürdüler. Oynuyorlar, oynuyorlar, oynuyorlar… Sonra protokol şefi geldi ve dedi ki “Efendim, bunlar sabaha kadar böyle oynarlar. Saat kaçta bitirsinler?” Baktım saate ve “21.30’da bitirsinler” dedim. Akşam 9.30 yani. Oynadılar, oynadılar… Tam 21.30’da “zınk!” diye durdular. Başlarındaki adam dedi ki “Beyaz adamın saati var, bizim zamanımız var” devamla “Beyaz adamın saati de geldi” dedi. Şimdi, saat ve zaman...

Önce anlayamamıştım doğrusu. Hakikaten bizim saatimiz var, 21.30’da bitecek, sabah toplantımız var. 10.15’de break coffe olacak, 11.00’de oturum başlayacak, her şey zamanlanmış. Meclis Başkanıyken “Efendim sayın bir numara şu saatte çıkacak bizim de üç dakika önce çıkmamız lâzım onu karşılamak için. Bir numara Cumhurbaşkanı, biz iki numarayız. Efendim toplantı tam saat 10.00’da başlayacak, bizim 5 kala orada olmamız yeterli. Her şeyimiz saate bağlı. Ugandalı diyor ki ESDER Başkanımıza dönüyorum “bizim zamanımız var” diyorum.  Zaman başka bir şeydir. Geçen televizyonda da anlattım. Kızılderili’nin bile bir medeniyeti var. Hani reis atına atlamış da rüzgâr gibi uçuyor ya. Arkasında da bütün Kızılderili Siu veya Apaçi kabilesi. Rüzgâr gibi uçmuşlar saatlerce. Sonra adam “Duur!” demiş. “Zınk!” diye durmuşlar. “N’oldu reis? Niye durduk?”. Cevap; “O kadar hızlı koştuk ki ruhlarımız geride kaldı” demiş. Bunlar Kızılderili kardeşim! Bir kendimize bakalım bir bunlara bakalım. Bizim ruhlarımız nerede kaldı? Süleyman Şensoy nerede bizim ruhlarımız? Ver ruhumu bana geri. Yok!

Evet, bu toplantı umarız ki bize ruhlarımızı ve zamanımızı tekrar iade etmiş olsun. Efendim hepinize saygılar sunuyorum. 
 

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 4724 ) Etkinlik ( 164 )
Alanlar
Afrika 64 1100
Asya 68 1679
Avrupa 13 1316
Latin Amerika ve Karayipler 12 135
Kuzey Amerika 7 494
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2741 ) Etkinlik ( 42 )
Alanlar
Balkanlar 23 564
Orta Doğu 15 1117
Karadeniz Kafkas 2 645
Akdeniz 2 415
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 3096 ) Etkinlik ( 72 )
Alanlar
İslam Dünyası 53 1999
Türk Dünyası 19 1097
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 3263 ) Etkinlik ( 61 )
Alanlar
Türkiye 61 3263