Türkiye'nin Kader Stratejisi
Dr. Nejat TARAKÇI, Jeopolitikçi ve Stratejist
Dr. Nejat TARAKÇI, Jeopolitikçi ve Stratejist
Yayın Tarihi : 1.8.2015
Türkiye'nin Kader Stratejisi Giriş
Türkiye 2009 yılında Kürt Sorunu ’nu kabul ettikten sonra ABD ve AB’nin yönlendirmesi ile açılım adlı bir süreç başlattı. Bu süreç kamuoyuna ve TBMM’ne açık olmadığından Türk halkı süreç hakkında bilgi ve fikir sahibi olamadı. İşin en ilginç yanı da İmralı’daki Hükümlünün sürece dâhil edilmesiydi. Hükümlüye sekretarya tahsisi aşamasına kadar varan işin arka planında yatan neden, hükümlünün PKK adlı terör örgütü üzerindeki tam kontrolünün hala devam ettiğinin düşünülmesi idi. Hükümlü bazı konularda kısa süreli ve tam olmasa da PKK üzerinde etkin olduğunu göstermişti. Diğer taraftan TBMM’ne giren siyasi bir partinin de bu süreçte Hükümlü ile Hükümet arasındaki ilişkilerde oldukça etkin olduğu görülmüştü. Ancak TBMM’de temsil edildiği iddia edilen Kürt hareketi, hem PKK terör örgütünü hem de Hükümlüyü dışlayacak ve müzakereyi siyasi bir zemine taşıyacak barışçı ve demokratik bir stratejiyi hayata geçiremedi. Gelişmelerin bu noktaya gelmesinde hiç şüphesiz Hükümetin 2009’dan beri kamuoyuna açık olmayan bir şekilde yürüttüğü, kendi değerlendirmelerine göre iyi niyetli ve sonuç alınacağına inandıkları bir stratejik hata da vardı. Hataları tekrar irdelemenin bugüne faydası yok. Sonuç olarak bugün gelinen noktada Türkiye, PKK, PYD (Suriye Kürt Hareketi) ve IŞİD tehdidi arasında çok ciddi ve sonu öngörülemeyen bir duruma sürüklenmiştir. Bu sonuçta, söylemleri ile uygulamaları birbirini tutmayan ve PKK’ya örtülü ve fiili destek veren AB ile IŞİD’i projelendiren ancak kontrolü kaybeden ABD’nin de büyük rolü olduğu yadsınamaz. Türkiye 24 Temmuz 2015’den itibaren Suriye’de ve kuzey Irak’ta IŞİD ve PKK’ya karşı askeri güç kullanmaya başlamıştır. Bu uygulama, Türkiye’nin son 6 yıldan bu yana sürdürdüğü politika ve stratejilerden tam olarak vazgeçildiği veya açılım denkleminden PKK unsurunu çıkarmayı hedeflediği şeklinde değerlendirilebilir. Bunu zaman gösterecektir. Sonucu ne olursa olsun Türkiye’nin PKK’ya karşı sınır ötesi askeri güç kullanımına geçmesi, bölge dengeleri açısından son derece radikal bir kırılma noktasıdır. Bilinen ancak son on yıllık gelişmelerle tekrar doğrulanan bir gerçek ise, Ortadoğu’da askeri açıdan mutlaka güçlü olmanın zorunluluğudur. Esad’ın dört yıldan bu yana onlarca militan gruba karşı dayanmasının nedeni Sovyet doktrinine göre eğitilmiş disiplinli subaylarıdır.
 
Kim Ne İstiyor, Kime Hizmet Ediyor
IŞİD, Irak’ta İran yanlısı ve ABD politikalarına karşı çıkan Maliki hükümetini iktidardan düşürmek ve gelecek hükümetlerin de İran’la olabilecek bağını kesmek için oluşturmuş bir güçtür. Özetle IŞİD, Arap Yarımadası’ndaki ABD’nin çok uluslu şirketleri tarafından sömürülen ve kontrol edilen Sünni Monarşilerin kadim İran korkusunun bir eseridir.  Irak’ı işgali ile bölgesel siyasi dengeleri yerle bir eden ABD, İran’ın etkisi ile Irak’ı kaybetmeyi göze alamamış, Sünni monarşiler ile birlikte IŞİD projesini hayata geçirmiştir. Bu güç içinde paralı askerler (profesyonel asker emeklileri) Saddam yanlısı Sünni aşiretler de yer almaktadır. Suriye’deki iç savaşla birlikte hareket alanı artan bu örgüt, su ve petrol coğrafyasını kontrol ederek yaşamını sürdürmektedir. Irak’taki Barzani güçleri, Irak resmi ordusu ve ABD desteği nedeniyle, ağırlıklı yayılmasını Suriye’ye vermiş gözükmektedir. Bu bölgede de Kürt yapılanması ile çarpışmaktadır. Sünni radikal bir ideolojiyi paylaşan IŞİD neden Sünni ve/veya Alevi inançlı Kürtleri hedef almaktadır, etnik köken mezhep farklılığının önüne mi geçmiştir? Bu sorunun iki farklı cevabı olabilir. Güç ve para jeopolitik şifrelerin anahtar kelimeleridir. Bu bağlamda, Kürtlerin kontrol ettiği bölgeler su, petrol ve ulaşım yönüyle IŞİD için yaşamsal önemdedir. İkincisi, Türkiye, İran, Lübnan, Ürdün’ün de dahil olduğu bölgedeki yeni siyasal dizayn projeleri kapsamında, IŞİD hegemonyan güçlerce plana uygun olarak yönlendirilmektedir. ABD’nin IŞİD stratejisinin hedefinin bu gücü tamamen yok etmek olmadığı, IŞİD’in bölgede askeri bir denge unsuru olarak kalmasını istedikleri Başkan Obama dâhil Amerikalı yetkililerin beyanlarından anlaşılmaktadır. Çünkü IŞİD öyle bir güçtür ki, Kürtler, Suudiler, Mısırlılar, Ürdünlüler ve hatta İsrail’e karşı bile kullanılabilir. IŞİD’in en ilginç ve cevaplaması en zor özelliği; dünyanın birçok yerinden gönüllü veya ikna yolu ile nasıl asker toplayabildiğidir? Koyu bir Şeriat uygulamasını savunduğu gözlemlenen IŞİD’in ideolojik olarak on binlere varan bir silahlı gücü idamesi ve özellikle silah ve mühimmat tedariki şaşırtıcıdır. Bu bağlamda dini liderlerin dışında, IŞİD’in savaş stratejisini, lojistik tedarikini, harekâtını ve taktik uygulamalarını planlayan askeri bir beyin takımı olduğu da söylenebilir. Bu ekibin yüksek bir olasılıkla profesyonel eski askerlerden oluştuğu söylenebilir.
 
ABD’nin Siyasi Hedefi Nedir?
Bölgenin geleceği ABD’nin siyasi hedeflerine bağlıdır. ABD, gerçek siyasi hedeflerini son derece gizli tutmakla beraber, bu hedeflerde İsrail ile mutabakat sağlanması zorunluluktur. Çünkü ABD – İsrail simbiyotik ilişkileri, ABD’nin finansal ve siyasal sistemi aynı kaldığı sürece değişmeyecektir. Bu bağlamda ABD ve İsrail’in bölgeye ilişkin temel siyasi hedefleri şöyle sıralanabilir.
·       İran’ın Basra Körfezi ve Yemen başta olmak üzere bölgedeki siyasi ve mezhepsel etki alanının yok edilmesi,
·       Türkiye’nin kuzey Irak ve Suriye Kürtleri ile bütünleşmesinin önlenmesi
·       Suriye – Irak – Türkiye coğrafyalarını da içine alacak ABD kontrolünde bağımsız bir Kürt Devletinin kurulması,
·       Lübnan’dan Hizbullah’ın tasfiye edilmesi
·       Rusya ve Çin’in bölgedeki siyasi ve stratejik etki alanının daraltılması veya yok edilmesi[1]
·       Süveyş Kanalı ve Babülmendep Boğazı’nın kontrolünün sürdürülmesi
·       Filistin Devleti’nin tanınması karşılığında Gazze’nin İsrail topraklarına katılması
 
Görüldüğü üzere bu hedeflerin tamamı çatışma stratejisine dayalı hedeflerdir. Kimse, bölgede para içinde yüzen Sünni monarşilerin demokratikleşmesini çözüm olarak önermemektedir. Çünkü durum ekonomiktir. ABD merkezli, Küresel Finans Kapital Sistemin en önemli ayağı olan askeri endüstrinin ürün satması, petrol şirketlerinin de en yüksek kar oranına sahip Ortadoğu petrolünü işletmeye devam etmesi gerekiyor. Burada İran gibi sisteme çomak sokmaya çalışanların tasfiye edilmesi de bu bağlamda en hayati stratejik hedef. Bu hedeflere ulaşmak kâğıt üzerindeki kadar kolay olmayacaktır. Türkiye’nin açılım projesinin kimler tarafından neden engellendiği sanırım daha iyi anlaşılmaktadır. Türkiye’nin Kürt açılımı PKK tarafından engellenmeseydi, bölgedeki diğer Kürt toplulukları için, Türkiye ile federal veya konfedere bir sistem altında bütünleşme cazip hale gelebilirdi.  Ancak ABD ve Batı tarafından planlanan Bağımsız Kürt Devleti projesi Türkiye ile bütünleşme bir yana, Türkiye’den de toprak koparmayı hedeflemektedir. Bu nedenle bu proje, sadece ABD ve İsrail tarafından değil,  başta Almanya olmak üzere AB tarafından da desteklenmektedir. PKK kamplarına Türkiye tarafından yapılan meşru savunma harekâtına AB’den gelen sesler hep aynıdır. PKK, bu planın oyunbozanı rolündedir. Bu bağlamda, 80 milletvekili çıkaran Kürt siyasi hareketi üzerinde Demokles’in kılıcı görevini üstlenmiştir.
 
PKK’nın Stratejik Rolü
PKK’lı teröristlerin büyük çoğunluğunun Türk vatandaşı olduğu vurgulanmaktadır. Bir başka ülkenin topraklarında konuşlanmıştır. Askeri strateji açısından yaklaşık 30 yılda proje destekçilerinin de katkısı ile güçlü bir konuma yükselmiştir. Küçük de olsa bulunduğu coğrafya da bağımsız bir devlet statüsünde olduğu söylenebilir. IŞİD kadar radikal olmasa da, hegemonyan güçler tarafından kullanılmıştır, yine kullanılmaya hazırdır. Terörist de olsa hiçbir silahlı güç 30 yıl süreyle sadece ideolojik temelde varlığını sürdüremez. PKK’nın da ekonomik ve finansal anlamda kuvvetli ve zayıf yanları vardır. Konuya sadece askeri açıdan yaklaşmak yeterli değildir. PKK’ya kimlerin fiili ve örtülü destek verdiği bellidir. Türkiye bu devlet ve kurumları defalarca ikaz etmiş ancak bir sonuç alamamıştır. Bu nedenle iç ve dış politikasını değiştirerek, askeri gücü sonuç alana kadar kullanacağı bir süreci başlatmıştır. 
 
Türkiye’nin Kader Stratejisi ve Olası Risk ve Tehlikeler
Türkiye’nin içinde bulunduğu hâlihazır durum, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın deyimiyle Beka sorunu haline gelmiştir. Bu bağlamda Türkiye bölge ve Kürt stratejisini tamamen değiştirmiş gözüküyor. Bu mücadelenin uzun soluklu olacağı beklenmektedir. Türkiye’nin bölgede halen hegemonyan güç konumunda olan ABD ile birlikte hareket etmesi, hem harekât alanını genişletmekte, hem de Türkiye’nin askeri güç kullanımına karşı olası uluslararası siyasi tepkileri minimize etmektedir.  NATO’nun bilgilendirilmesi, Putin ve diğer liderlerle doğrudan görüşülmesi, BM Genel Sekreterine sınır ötesi askeri güç kullanımının, BM Sözleşmesinin 51. Maddesi gereğince meşru müdahale hakkının kullanılması olduğunun bildirilmesi doğru bir girişimdir. Bugünkü durumun ana nedenlerinden birinin, ABD’nin 2003’de Irak’a müdahalesi sırasında doğan güç boşluğunun Türkiye tarafından dolduramamasından kaynaklandığı iddia edilmektedir.[2] Türkiye o dönemde buna hazırdı, ancak ABD tarafından izin verilmedi, Kürtlere destek verildi.  Türk askerinin başına çuval geçirildi. Ancak Kürtlerin bu güç boşluğunu dolduracak güçte olmadığı anlaşıldı. Bu nedenle PKK’ya da göz yumuldu. Türkiye’ye o dönemde izin verilseydi veya Türkiye ABD ile çatışmayı göze alarak bugün bombaladığı sınırına çok yakın yerleri kontrol altına alsaydı. Bugün ABD’nin IŞİD adlı gayri nizami bir gücü hayata geçirmesine gerek kalmayacaktı. Türkiye açısından da PKK sorunu kökünden halledilmiş olacaktı. Dört sene öncesine gelirsek Barzani - Türkiye ekonomik ve stratejik yakınlaşması da ABD ve müttefiklerini korkutmuştur. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi ile olan ilişkilerin ekonomik çerçeveden stratejik seviyeye çıkmasına da müsaade edilmemiştir. İran’ın kısmen güç boşluğunu doldurması üzerine ABD hatasının farkına varmıştır. Türkiye devam eden süreçte kendi milli gücünü, milli çıkarlarına uygun bir şekilde kullanmaktan çekinmemelidir. Bu bağlamda iç barışı sağlamak için Türkiye’nin her yerine dağılmış ve bölgesel bir etnik köken tanımından çıkmış ve PKK’ya destek vermeyen Kürt kardeşlerimiz de büyük oyunun farkında olmak zorundadır. Hâlihazır durum Türkiye’nin bu stratejiyi uygulamasına çok elverişli olarak değerlendirilebilir. Türkiye, Suriye sınırına Kürtlerin yerleşmesinden korkmamalıdır, çünkü güney ve doğu komşuları için son derece cazip bir çekim merkezi olan Türkiye, bu durumu Kürtlerle daha iyi seviyede bir avantaja dönüştürebilir. Bu nedenle sınır güvenliği, mezhepsel veya etnik gruplardan ziyade her ülkenin kendi sorumluluğunda olmalıdır.  ABD’nin öncelikli sorunu Ortadoğu değildir. Bu nedenle, bölgedeki taşeronlarla sonuç almaya çalışmaktadır. ABD’nin ve NATO’nun öncelikli sorunu hala dondurulmuş izlenimi veren Ukrayna sorunudur. Bu bağlamda Bulgaristan, Romanya ve Gürcistan’da askeri hazırlık yapmaktadır. ABD ve AB’nin de Karadeniz’in anahtarının Türkiye’nin elinde olduğunu unutmaması gerekir.  Müttefiklik tek cephede olmaz, her cephede olur. Dış politika milli güç unsurları ile milli çıkarlar için yapılır. Millet desteği en büyük güçtür.   Son söz; Türk Silahlı Kuvvetlerimizin kıymetini bilelim.
 
 
İzmir Temmuz 2015


[1] Suriye’deki iç karışıklıkların 2001 Temmuz ayında İran- Irak- Çin ve Suriye arasında imzalanan İran ve Irak petrolünün Suriye üzerinden Akdeniz’e akıtılması anlaşması sonunda başladığını unutmayalım.
[2] George Friedman The Turkish Enigma,  Geopolitical Weekly July 21, 2015
İlgili Döküman İçin Tıklayın
Diğer Yazıları
© 2018 TASAM Tüm hakları saklıdır.
Developer KILIC