Yeni Motto; Yüksek Rekabet Yüksek İşbirliği

Açılış Konuşması

İlber Ortaylı Hoca’mızın şahsında duayen hocalarımız, çok değerli katılımcılar, 3. Uluslararası Orta Doğu Kongresi ile Hatay’da bir arada olmaktan memnuniyetimi dile getirerek açılış yapmak istiyorum....

İlber Ortaylı Hoca’mızın şahsında duayen hocalarımız, çok değerli katılımcılar, 3. Uluslararası Orta Doğu Kongresi ile Hatay’da bir arada olmaktan memnuniyetimi dile getirerek açılış yapmak istiyorum. Daha önce de Celalettin Lekesiz Bey ile bu programı gerçekleştirmiştik. Sayın yeni Valimiz Ercan Topaca bu geleneği sürdürdü. Bunun için minnettarız. Umarım Orta Doğu’yla ilgili bu girişim daha da kurumsallaşarak, güçlenerek, Hatay merkezli olarak devam eder.
 
Kongre’nin gerçekleşmesi için kurumsal ve finansal katkı sunan bütün kurumlara teşekkür ediyorum. Kongre’nin hazırlanmasındaki katkısı için Marmara Üniversitesi Ortadoğu Enstitüsü’ne ve çok değerli müdürü Pof. Dr. Ahmet Tabakoğlu’na ve projenin koordinatörlüğünü yürüten TASAM araştırmacıları Reyyan ve Dilan Hanımlara teşekkür ediyorum. Bugün “Etnisite ve Çatışma Çözümü”nü konuşacağız. Bu şu anda Bölge’nin içerisinde bulunduğu en önemli sorun. Bu kaos ciddi sorunlar oluşturabiliyor ve yönetilmesi de zor bir süreç. Fakat bununla ilgili temel değişikliklere bakmadan önce dünyadaki temel değişikliklere de bakmak gerektiği kanaatindeyim.
 
Üç temel başlık altında; “Mezhepler, Etnisite ve Çatışma Çözümü” konusunda ne yapabileceğimize, ne çözüm üretebileceğimize dair genel ve kişisel bir çerçeve çizmek istiyorum. Dünyada 11 Eylül 2001 ile başlayan, çok kutuplu bir sistem denemesi var. Geçen on yıl içerisinde bunun yönetilemez olduğu büyük bir ölçüde ortaya çıktı ve 2011’den sonra dünyada farklı inisiyatifler ele alınmaya başlandı. Daha çok ikili ve yoğun bir diyalog oluşturma eğilimi üzerinde çalışılıyor. Önümüzdeki on yıl içerisinde bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini hep birlikte göreceğiz. Fakat bu Doğu ve Batı arasındaki rekabet üç temel parametreyle şekilleniyor. Bu parametreler de bütün dünya vatandaşları ve dünya ülkeleri gibi bizi ilgilendirdiği gibi, Orta Doğu bölgesini daha fazla ilgilendiriyor. Çünkü bu denemeler, bu sürecin incelenmesi, bizim bölgelerimizden başladı. Bu üç parametre; mikro-milliyetçilik, entegrasyon ve öngörülemezlik.
 
Bu on yılın bu üç parametre üzerinden şekilleneceği ve bir on yıl sonra iyi bir dünyayı görmeyi ümit etmekle birlikte görebileceğimiz konusunda da emin olduğumu ifade etmek istiyorum. Mikro-milliyetçilik sadece etnik kökene indirilebilen bir kavram değil, her türlü farklılığın derinleştirilmesi ve ayrıştırılması olarak ortaya çıkıyor. 20. yüzyılın başında çok az devlet varken, bugün sadece BM’ye üye 194 ülke var. Önümüzdeki on yıl için 400 ile 800 arasında yeni ülke oluşumu üzerinde senaryolar var ve bu senaryoları teyit eden çok fazla gelişme var. Dolayısıyla mikro-milliyetçiliği yönetme konusu bütün ülkeler için belirleyici. Özellikle ekonomik ve kurumsal altyapısı zayıf ülkeler çok hızlı bir şekilde bu süreçte olumsuz olarak savruluyorlar. Bildiğiniz gibi Amerika Birleşik Devletleri’ndeki birkaç haftadır devam eden olaylarla ilgili bir kaç gün önce ABD Başkanı Obama’nın şöyle bir açıklaması oldu: ”ABD’nin geleceğini, yapısal kurumların nasıl yönetileceği belirleyecek” diye. Dolayısıyla bu sadece zayıf ülkeler için değil, bütün güçlü ülkeler için de önemli bir risk. Çünkü çok kültürlülüğün rekabetinden büyük toplumlar, bu rekabetin yönetiminden de büyük devletler doğuyor.
 
Osmanlı öyleydi. Zayıfladığınız zaman da bu çok kültürlülük parçalanmaya sebep oluyor. Bu anlamda mikro-milliyetçiliğin nasıl yönetileceği bu yüzyılın temel belirleyici etkeni olacak gibi duruyor. Bölge içi aktörlere de verilmesi gereken mesajlar var. Onlar da kolay yönetim adına - son 50 yıldır tercih ettikleri gibi - bölünmüşlükleri ve farklılıkları kullanarak yönetimlerini devam ettirme yolunu seçmiş. Bunun bugün kaosun en büyük sebebi olduğunu, böylelikle iç siyasi endişelerle farklılıkların derinleştirilmesinin ülkelerin geleceğini yok etme potansiyeli taşıdığını bu anlamda muhatap olan ülke yönetimlerinin de görmesi gerekiyor.
 
Avrupa, 30 Yıl Savaşları’ndan sonra belli bir Vesfelya Barışı’na ulaştı. Şu an Batı’da birçok toplantıda İslam Dünyası’nın 30 Yıl Savaşları’nın başladığı şeklinde yorumlar yapılıyor. Umarım biz bu mikro-millietçilik olgusunu iyi yöneterek bunu boşa çıkartırız ve bu bölgede en kısa sürede istikrar ve refahın düşük bir stabiliteyle de olsa geri gelmesini sağlayabiliriz.
 
İkinci temel parametre ise entegrasyon. Avrupa Birliğini model alan, çok ciddi entegrasyon hamleleri var. Doğu’da da Batı’da da, çok teşvik edici ülkelerin liderliğini yaptığı, Latin Amerika’da, Afrika’da, Asya’da, Rusya’nın liderlik ettiği, Japonya’nın liderlik ettiği entegrasyon çalışmaları var. Dolayısıyla entegrayon, mikro-milliyetçilik ile zıt kavram olmasına rağmen birlikte iyi yürüyor. Bu kadar küçük sayıda devletin, uluslararası sistemde kendisini göstermesi mümkün olmadığı için, entegrasyon üzerinden bir bloklaşma söz konusu. Bu anlamda Bölge ülkelerinin olumlu anlamda agresif davranarak entegrasyon konusunda daha da inisiyatif almaları gerekiyor. Örneğin, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın daha da güçlendirilmesi gerekiyor. Bunun dışında alt, bölgesel entegrasyonların özellikle ekonomik ve kültürel odaklı olarak, kapasite inşa etmesine ihtiyacımız var. Çünkü ekonomik, sosyal, kültürel altyapı inşası olmayan durumlarda, entegrasyon çalışmalarının sadece devletler arası çalışmalarda konuşulduğunu ve uygulanmaya çalışıldığını görüyoruz. Dolayısıyla önümüzde çok büyük bir kapasite inşası süreci var. Bu anlamda dünyadaki bu entegrasyon rüzgârından ilham alarak, bu fırsatı da kullanarak Bölge’de entegrasyonun daha da güçlenmesine ihtiyaç var.
 
Bazen romantik yaklaşımlarımız olabiliyor; onu da din, dil, tarih ve coğrafya üzerinden yapıyoruz. Din, dil, tarih ve coğrafya beraberliğinin bütün sorunları çözebileceği öngörülüyor zaten. Fakat bugünkü gelinen noktada yüksek nitelikli insan kaynağına sahip olmayan, uluslararası işbölümünden ülkesi için bir pay alamayan, ülkelerin güçlü olması da, entegrasyon kurması da mümkün değil. Sadece, din, dil, tarih ve coğrafyayı öne çıkararak Bölge’deki sorunları çözemeyeceğimizi de söylemek isterim.
 
Bir diğer faktör de yüksek rekabet ve yüksek işbirliğini bir arada getirebilme becerisi. Özellikle İran, Mısır, Suudi Arabistan, Türkiye gibi Bölge’de başı çeken ülkeler bu toplantıya üst ve sivil katılımda bulundular, bu da bir başarı. Onun için kendilerine minnettarız. Yapıcı anlamda yüksek rekabet ederken, aynı zamanda, yüksek işbirliğini de bir arada götürebilmeleri gerekiyor. Çünkü artık siyah-beyaz bir dünyada değiliz, her ülkenin kendine göre öncelikleri var.
 
Yüksek işbirliği ve yüksek rekabet birbirine engel değildir. Örneğin İran, Mısır’ın Türkiye ile işbirlikleri, yüksek işbirliği yapılması, yüksek rekabete engel değildir. Aslında yeni dünyanın temel konsepti de budur. Bugün Çin ile ABD arasındaki rekabete bakarsanız birbirlerinin en büyük ticaret partneri olduklarını da görürsünüz. Çin’in ABD aleyhine yapmış olduğu ihracat yıllık 300 milyar dolardır. Diğer taraftan Amerikan tahvillerinin önemli bölümüne talep Çin’den geliyor. Önemli olan bu yönetimin başarılabilmesidir.
 
Bölge’deki entegrasyon ve dengeler arasındaki yeni bir gelişme de İran’ın uluslararası sisteme geri dönüşüdür. P5+1 ülkeleriyle varılan bir mutabakat var. Çok büyük ihtimalle de bu, imzaya dökülecek. İran’ın uluslararası sisteme girişinin de Bölge’ye etkilerinin çok iyi analiz edilmesi gerekiyor. İran’la, geçiş sürecinde karşılıklı bağımlılık inşasının derinleştirilmesi, hem İran hem de diğer ülkeler menfaatinedir.
 
Artık kriz yönetimiyle idare edilen bir dünyadayız. Bu yüzden son olarak öngörülemezlik parametresi üzerinde duracağım. Amerika bu konuda tecrübeli bir ülke ve ürettiği siyasi politikalarla bu durumun sonuçlarını başkalarına fatura etmeyi başarabildi. Fakat dünyadaki çok boyutlu rekabet ortamında hatalarının sonuçlarıyla yüzleşmek durumundadır. Daha küçük ülkeler için öngörülemezlik riski daha da büyük. Öngörülemezliğin ve kriz yönetiminin özellikle kamu yönetimlerinde ve şirket yönetimlerinde bir hayat tarzı haline gelmesi gerekiyor. Bu bağlamda dünyada yeni gelişmeler yaşanıyor. Örneğin orta sınıf tasfiye oluyor. Burada son 50 - 60 yılda, özellikle 2000’lere kadar, Sovyetler Birliği kaldıracıyla orta sınıf inşa edilebilmişti. Buna rağmen Sovyetler ve komünizm dünyanın dörtte üçünde etkili olabildi. Fakat son 20 yıldır Çin faktörüyle orta sınıfın tasfiye edildiğini görüyoruz.  Bu rekabet istihdamı ve Batı’daki büyük krizin de etkisiyle sektörleri çok olumsuz etkiledi. Dolayısıyla “Orta Sınıfın Tasfiyesi” aslında küresel bir sorundur. Çünkü orta sınıfı olmayan ülkelerde demokratik rejimlerin işlemesi mümkün değildir. Yani otoriterleşmek kaçınılmazdır. Orta sınıf konusundaki araştırmalara ve bu konuda çalışmalara çok fazla kafa yormamız gerektiği kanaatindeyim. Bunu ülkemizde de yaşıyoruz. Üniversite mezunu gençlerimizin ücret beklentilerine baktığımız zaman asla geçinilmesi mümkün olmayan rakamlar görüyoruz. Batı’da da durum böyledir. Örnek vermek gerekirse; Çin’de 100-200 dolar ücretle baskı altında çalışılıyor. Dolayısıyla bütün dünya için bir orta sınıf tehdidi var.
 
Filistin sorununun da dünyadaki çatışmalara neden olabileceği kanaatindeyim.
 
Konuşmamı teolojik bir değerlendirme ile sonlandıracağım. Bu bölgedeki krizin, Müslümanların bir şekilde çatışarak birbirlerini öldürmelerinin arka planında; ahir zamanda yaşanacağı söylenen “fitne” olduğu üzerinde de duruluyor. Bu bilimsel çerçevede ifade edilen bir şey değil ama hassasiyet sahibi Müslümanlar olarak, bunun da altını çizmek istiyorum. Çünkü tarihin her dönemindeki kaotik süreçlerde “ahir zaman fitneleri”, “kıyamet alametleri” gibi ifadeler dillendirilmiştir. Tarihte çok daha büyük acı olaylar yaşandı. Fakat kardeşlerin birbirini öldürmesi -ne şekilde olursa olsun- durdurulmadığı müddetçe bütün bölgeye yayılacak bir ateş potansiyelini taşıdığımızı ve kimsenin de bu ateşin dışında kalamayacağının altını çizmek istiyorum.
 
Bu anlamda Hatay çok büyük bir medeniyet tecrübesine, kültürleri bir arada yaşatma ve bunu yönetme tecrübesine sahip.  Suriye’de yıllardır devam eden iç savaşa komşu bu ilimiz Suriyeli mültecilere ev sahipliği yapıyor. Burası, kritik bu süreci ufak tefek olaylar hariç büyük bir tecrübeyle yönetti. Dolayısıyla Hatay’ın da bu yönüyle ilham olabileceğinin, Orta Doğu için bir rol model olduğunun altını çiziyorum.
 
Tekrar saygılar sunuyorum ve teşekkür ediyorum.
 
(TASAM Başkanı Süleyman ŞENSOY | 3. Uluslararası Orta Doğu Kongresi Açılış Konuşması | 7 Mayıs 2015, İstanbul)

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 4724 ) Etkinlik ( 164 )
Alanlar
Afrika 64 1100
Asya 68 1679
Avrupa 13 1316
Latin Amerika ve Karayipler 12 135
Kuzey Amerika 7 494
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2741 ) Etkinlik ( 42 )
Alanlar
Balkanlar 23 564
Orta Doğu 15 1117
Karadeniz Kafkas 2 645
Akdeniz 2 415
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 3096 ) Etkinlik ( 72 )
Alanlar
İslam Dünyası 53 1999
Türk Dünyası 19 1097
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 3263 ) Etkinlik ( 61 )
Alanlar
Türkiye 61 3263